Ahilik ve Sağlık
Giriş
İbn Batuta’nın “el-bereketü fi’ş-Şam, ve’ş-şevkatü fi’r-Rum”/”Bereket Şam’da, şefkat Anadolu’da” ifadesi ile özetlemeye çalıştığı ve Ahiliğin de başlangıcı olan XIII. Yüzyıldan itibaren büyük bir ekonomik ve kültürel gelişme gösteren Anadolu Selçuklu dönemi ile sonrasında Osmanlılar döneminde sağlıkla ilgili ilk kurumlar, hemen her şehirde kurulan darüşşifa, darüssıhha, şifahane, bimaristan, vb. ve XIX. Yüzyıldan itibaren de hastahane adını alan yerler olmuştur.
Vakıfların desteğiyle devlete yük olmadan faaliyetlerini sürdüren bu kurumlarda hekim, kehhaller (göz hekimleri), cerrahlar, eczacılar görev alıyorlar ve tedavi ücretsiz gerçekleştiriliyordu. Darüşşifalar, vakfiyelerinde belirtilen kurallar çerçevesinde faaliyetlerini sürdürüyorlardı. Birer tedavi kurumları olmalarının yanında, darüşşifalarda usta-çırak ilişkisi içinde tıp eğitimi de veriliyor ve hekim yetiştiriliyordu. Burada eğitim görenler, hocalarından icazet alıyorlardı. Darüşşifa ve kervansarayların içinde de eczaneler olmakla birlikte, bu dönemde Anadolu’da ilaçlar genellikle aktar (attar) dükkanlarında hazırlanıp, satılırdı.
Darüşşifalarda, bazen gezici ekipler oluşturularak, buraya gelemeyen hastalara da ulaşıldığı anlaşılmaktadır. Örneğin Kütahya’da Germiyanoğlu Yakup Çelebi’ye ait bir vakfiyede “Ve dahi anda kim ki hasta olan olursa ona hekim götüreler, ilaç ettireler ve hekim hakkin vereler ve anda ölen olursa kefen ala, ahsen kılalar.” ifadesi yer almaktadır. Ayrıca hastalardan yatak, iaşe ve ilaç parası alınmadığı, fakir olan hastalara darüşşifadan ayrılırlarken bir kat elbise ve bir aylık masraflarını karşılayacak kadar para yardımında bulunulduğu kaynaklarda belirtilmektedir.
Sağlık Kurumları
Anadolu Selçuklu Döneminden Örnekler
Mardin Necmeddin İlgazi Maristanı: (1108-1122 arası) Artuklu sultanı Necmeddin İlgazi’nin başlattığı ve ölümünden sonra, kardeşi Emineddin İlgazi tarafından tamamlanan külliye, cami, medrese, hamam, çeşme ve maristandan meydana gelmiştir. Hamamın suyunun sinir ve cilt hastalıklarına iyi geldiği inancı ile, halkın senede bir kere burada yıkanma geleneğinden söz edilmektedir.
Kayseri Gevher Nesibe Tıp Medresesi ve Maristanı: (1206) II. Kılıçaslan’ın kızı ve Gıyaseddin Keyhüsrev’in kız kardeşi Gevher Nesibe Sultan adına, babası ve erkek kardeşi tarafından yaptırılmıştır. Kitabesinden anlaşıldığı kadarıyla, ilk kadrosunda bir başhekim, bir
hekim, bir cerrah, bir göz hekimi, bir eczacı ve bir idareci bulunmaktaydı. Anadolu Selçuklu döneminin ilk tıp okulu olması bakımından önem taşımaktadır. XIII. Yüzyılda burada tıp eğitiminin kışlık dersanede teorik, şifahanede de hasta başında pratik olarak yapıldığı anlaşılmaktadır. Öğretime zaman zaman ara verilmesine rağmen, 19. yüzyılda da eğitime devam edildiği, 1889 yılında Rauf ve Hilmi adında iki öğrencinin bu kurumdan mezun olarak, icazet aldıklarına dair belgelere rastlanmıştır.
Sivas İzzeddin Keykavus Darüssıhası: (1217) 1220 tarihli vakfiyesine göre, mütevelli heyetinin hekim, cerrah, kehhal ve eczacıların ücretlerini tespit ettiği, ilaç yapımında kullanılan ham maddelerin teminini sağladığı anlaşılmaktadır. Darüsıhhanın giderleri ise, vakfedilen çiftlik, arazi ve dükkanların gelirleri ile karşılanıyordu.
Bu dönemin diğer darüşşifaları arasında Divriği Turan Melek Darüşşifası (1228), Çankırı Cemaleddin Ferruh Darülafiyesi (1235), Kastamonu Ali Bin Süleyman Maristanı (1272), Tokat Mu’inüddin Süleyman Darüşşifası (1255-1275) ve Amasya Anber Bin Abdullah Darüşşifası (1308-1309) belirtilebilir.
Osmanlılar Döneminden Örnekler
İstanbul Atik Valide Bimarhanesi: (1579) II. Selim’in eşi ve III. Murad’ın annesi Nurbanu Sultan tarafından yaptırılan külliyedir. 1582 tarihli vakfiyesine göre darüşşifada 2 tabip, 2 cerrah, 2 kehhal, 2 eczacı, 2 aşçı, 2 çamaşırcı, 2 eczacı kalfası, 1 ferraş (hizmetli), 1 külhancı (Ocakçı), 1 kasekeş, 2 şişe bakıcısı, 1 kilerci, 1 imam ve 1 müezzin görevliydi.
Doç. Dr. Nil Sarı’nın ilgili darüşşifanın vakfiyesinden aktardığı ve darüşşifadaki görevlilerde aranan özelliklerle ilgili makalesindeki alıntılar aşağıda yer almıştır:
Tabipler: “Bunlar ilm-i tıbda hazık (tıp ilminde usta), ilm-i teşrihde mahir (anatomi biliminde usta), ikram ve hürmette şayan olacaklar ve bilgilerini tecrübe ve ameliyat ile sağlamlaştırmış ve kuvvetlendirmiş, birtakım ahval-ı vahimeyi (vahim halleri, teşhise götüren belirtileri) müşahade ile sanatlarının kaide ve esaslarını te’kid (kuvvetlendirmiş) ve te’yid (doğrulamış), tababet ve hitmetin bütün inceliklerine vakıf olmuş; kalplerini ulum-ı hikemiyye (hikmet bilimleri) ile ağzına kadar doldurmuşlar, ahval-i mizaciyeye (mizacların hallerine) vukuf ve ihata (kavrama) sahubu; ilaç verirken rıfk ve mülayemete riayete eder, ilaç ve edviyenin imal ve ihzarında (hazırlanışında) çok tecrübe görmüşler, hastaların mizaclarına ve edviyenin (ilaçların) ne dereceye kadar münasebeti olduğuna vakıf; bu suretle nazariyat (teori) ve ameliyatı (tecrübeyi, uygulamayı) nefislerinde (kendilerinde) cem etmiş; acz ve ataleti kendilerinde reva görmezler, hastaların tedavisi hususunda bütün güzel tedbirlerde bulunurlar; hastalarla görüşürken şiddetli ve sert sözlerden kat’iyyen ictinab ederler (sakınırlar), her bir hastaya sanki en yakın velisi ve akrabası gibi rıfk (yumuşaklık) ve nezaket ibrazına (göstermeye) çalışırlar; hastaların başlarını merhamet gölgesi altına alarak, onları daima şefkatle, hallerine riayetle karşılarlar. Bu iki tabibin her biri hastaların ahvalini tarassud (gözetme) ve taahhüd altına alırlar; bu dertlilerin, bi-çareganın hal ve şanlarına dikkat ve takayyüd eder, nabızlarını ve hararet derecesini vesair alamatı (belirtileri) yoklar durular; daima hastaların hallerini sorarlar, tedavileri babında mümkün olan her teshilatı (kolaylıkları) yaparlar; eğer hastanın hali tekrar tabibin gelmesini icab ettirirse, tabib derhal hastaya koşar. İşte tabibler bu şerait-i muharrere (yazılı şartlar) ve usul-i mukarrere (kararlaştırılan usule) riayet etmek mecburiyetindedirler. Bunlardan hiç birini ihlal edemeyecekler; ve bu şeraite riayette kat’iyyen ihmal göstermeyeceklerdir. Eğer yaparlarsa aldıkları para kendilerine haram olacak, ahirette de daimi bir azaba maruz kalacak. Bu iki tabibden birine yirmibeş, diğerine onbeş dirhem ücret verilecektir”
Kehhaller: “Bu iki mütehassıs, göz tedavisi hususunda çok basiretkar (sezişi kuvvetli) ve göze letafet veya perde iras edecek (sebep olacak) şeyleri teşhis hususunda da mahir; mualece (ilaç) tertip ve terkibine aşina, iyi mualeceleri ve çok tecrübeleriyle akranları arasında şöhret kazanmış olacaklar, bunların birine beş, diğerine dört dirhem ücret verilecektir.”
Cerrahlar: “Bunlar mualecatın (tedavinin) tesir ve ahval-i kimyevisine o kadar vakıf bulunacaklar ki, cesedin ruhdan olan istifadesi gibi, mecruh (yaralı) da bunların mualecelerinden aynı derecede istifade edecek bir surette bu sanatta hazık (usta) bulunacaklar ve yaralara ait merhemlerin, vesair ecza-i tıbbiyenin tertibi hususunda da mahir, şefkat ve merhamet hisleriyle mütehassıs olacaklar ve hiçbir levm-ü itabe (kötülemeye) maruz kalmaksızın almaları lazım gelen para mukabilinde kendilerine verilen hizmeti hakkıyla ifa hususunda çalışacaklar, bunlardan birine beş, diğerine dört dirhem ücret verilecektir.”
Hastabakıcılar: “Bunlar hastaların umur ve mesalihine (işlerine), onların mühimmat ve levazimine zaruri olan işlerine bakacaklar. Her zaman onların hallerine riayet edecekler, her an onları nezaret ve murakebe (gözetim) altında bulunduracaklar, gündüzleri onların yanından hiçbir an ayrılmayacaklar, usanmaksızın ve üşenmeksizin daima onların hizmetleriyle meşgul olacaklar, geceleri de noksansız ve müsahamasız, ikisi bir gece, diğer ikisi bir gece nöbetle hastahanenin hizmetlerini ifa edecekler ve her birinin vazifesi karşılığında ücreti de üçer dirhem olacaktır.”
Eczacılar: “Bunlar da erbab-ı ihtiyaç (ihtiyaç sahipleri) için ihzarı (hazırlanması) lazım gelen ecza-yı tıbbiye ve macun ve mayiatının (sıvı ilaçların) ıslah ve imali hususunda hazakat-ı kamile (olgun bir ustalık) sahibi olacaklar ve her birinin ücreti de üçer dirhem olacaktır.”
Aşçılar: “Bunlar hazık ve zeki; bir tabibin emniyet ve itimat edeceği şekilde hastalara elverişli olan yemekleri pişirecekler; hastanın iştihasını calib (çekici) bir surette pişirdikleri şeylerin iyi pişirilmesi hususunda çok dikkat ve itina sarfedecekler ve her birinin ücreti de üçer dirhem olacaktır.”
Çamaşırcılar: “Bunlar bu hastaların çamaşırlarını, döşek, yorgan, kir, pas, leke gibi hastalara taalluk eden (ilgili) meydandaki bulaşıkları yıkayacaklar ve bunların her birinin ücreti üçer dirhem olacaktır.”
Edviye Döğenler: “Eczacılara yardımcı olmak üzere, edviyeyi döğmek vs. için buraya iki kişi tayin edilip, vazifeleri karşılığında ikişer dirhem alacaklardır.”
Ferraş: “Süpürülmesi lazım gelen yerleri süpürmek ve tanzifatına (temizlik işlerine) bakmak için bir ferraşi tayin edilip ücreti bir dirhem olacaktır.”
Külhancı: “Hastalar için ihzar edilen (hazırlanan) hamamı ısıtmak ve hastaları bu hamamda oğmak, bunların sair mühimmatına bakmak üzere bir külhancı tayin edilip, ücreti iki dirhem olacaktır.”
Kase-keş ve Şişe Bakıcılar: “Mu’tad vechile lüzum görüldüğü zaman kapları getirip götürmek üzere buraya kasekeş tabir edilen “kase taşıyıcı” tayin edilip, ücreti bir dirhem olacak; ve hastaların şişe ve bu nev’iden olan şeylerine bakmak ve gündüzleri bu hizmetlerinden hiç geri kalmamak ve geceleri de bu hizmetleri münavebe ile ifa etmek üzere iki kişi tayin edilip, ücretleri üçer dirhem olacaktır.”
Kilerci: “Hastahanenin anbarını hıfz ve buraya konulacak şeyleri koymak ve çıkarılacak şeyleri çıkarmak, ki anbar işlerine bakmak ve anbar mevcudunun miktarını icmalen ve tafsilen bilmek üzere bir kilari tayin edilip, kendisine dört dirhem ücret verilecektir.”
İmam ve Müezzin: “Hastahanedeki hademeye ve iyileşmeğe yüz tutan hastalara namaz için tahsis edilen mevkide ibadetlerin en mühimi olan namazda imamet yapmak üzere bir zat imam tayin edilip kendisine dört dirhem ücret verilmesi; ve yine buraya namaz vakitlerinde ezan okuyup, halkı ibadetin en şereflisine çağırmak üzere bir müezzin tayin edilip, kendisine iki dirhem ücret verilmesi şart kılınmıştır.”
İstanbul Süleymaniye Darüşşifası (1557) Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılan külliyedir. Hastaneler dışında ilk kez tıp eğitimi bu külliyede yapılmaya başlanmıştır. “Darüşşifanın giderleri külliyeye vakfedilen 217 karye, 30 mezra, 2 mahalle, 7 değirmen, 2 dalyan, 2 iskele, 1 çayır, 2 çiftlik, 2 adanın gelirlerinden temin edilmekteydi.”
İstanbul Fatih Darüşşifası (1470) Fatih külliyesi içindedir. “Haftada bir gün darüşşifaya dışarıdan başvuran fakir hastalara da ilaç verilmekteydi.” Ayrıca ölen hastaların cenaze masraflarının da vakıf tarafından karşılandığı belirtilmektedir.
İstanbul Gureba Hastanesi ve Bezmi Alem Valide Sultan Mektebi: II. Mahmud’un eşi ve Abdülmecid’in annesi Bezmi Alem Valide Sultan tarafından yaptırılmıştır. Hastanenin vakfıyesinde “Şayet bir hastanın iyileşmesi için limon gerekse ve limonun değeri bir altın lira olsa dahi alına.” İfadesi yer almaktadır.
Sağlık Görevlileri ve Çalışanları
Hekimbaşı
Sağlık görevlilerinin başında, hemen hepsi medreseden mezun hekimbaşılar gelirdi. Ser Ettiba veya Reis’ül Ettiba olarak da anılan Hekimbaşı, hükümdar tarafından seçilir ve huzurunda kendisine samur kürk giydirilirdi. Hekimbaşı aynı zamanda bir sağlık bakanı gibi, sarayın ve devletin sağlık işlerini yürütürdü. Sağlık elemanlarının denetimi, sınavları, çalışma izni verilmesi, yetersiz olanların dükkanlarının kapatılması gibi görevleri de vardı.
Hekim
Hekimlerin bir bölümü medrese ve darüşşifalarda eğitim görmekle birlikte, bir bölümü de usta bir hekimin dükkanında çıraklık ederek icazet alıyorlardı. Bu dönemde usta-çırak ilişkisi ile yetişen hekimlere örnek olarak Sabuncuoğlu Şerefeddin, Ahi Çelebi, Nidai, Emir Çelebi belirtilebilir. Darüşşifalara atanacak olan hekimlerden “ Herkesin ittifakı ile nefsine hakim, ahlakı soylu, muhabbet ve hayra işaret eden; hiç kimseye zararı dokunmamış, gayet yumuşak huylu ve dürüst, akraba ve yabancılara karşı kalbinde saf bir muhabbet besleyen, tatlı sözlü, güler yüzlü, herkesin katında makbul.”, “Nefsine hakim ve ahlak güzelliğinde birbirinden geri kalmayan.”, “Aczi ve tembelliği kendilerine reva görmeyen.”, “Tanıdık ve yabancıya karşı tatlı sözlü, muhtaç olanların işlerinin gözetilmesinde iyi davranışı belli olan, müşfik yürekli, kibirsiz, seçkin kişi.”, “Açık fikirliliği ve zekasıyla tanınmış, sağ duyulu ve olayları çabuk kavrayabilen, insan tabiatı özelliklerini (psikolojisini) ve ilaç hazırlama ilkelerini bilen, içecek (şurup) ve macun hazırlama konusunda hünerli, muhtaç olanların işlerinin gözetilmesinde iyi davranışı belli olan, yufka yürekli, kibirsiz olan, tanıdık ve yabancıya karşı tatlı sözlü, seçkin bir kimse…olup, hastaları, onlara iyi davranarak tedavi etmelidir.”, “Tıp ve hikmet kanunlarını bilir,insanların mizaç ve ahvalinden anlayan, ilaç tertibinde mahir, kerim ahlaklı, güzel huylu, yalan söylemeyen…”gibi özellikler beklenirdi.
Hekimlerin bir bölümü, gedik hakkı verilerek açtıkları dükkanlarında (Tıbbi Dükkan) çalışıyorlardı. Hekim dükkanlarından başka “Fıtıkçı Karhanesi”, “Frengi Dükkanı”, “Çıkıkçı Dükkanı” gibi çeşitli hastalıklar için dükkanlar da bulunmaktaydı. Dükkan açma izni Hekimbaşı’dan alınıyordu. Hekim, dükkan açmak için hekimbaşıya müracaat eder, hekimbaşı da hekimin yetkili olup, olmadığını araştırdıktan sonra müracaatı cevaplandırırdı. Ancak vefat durumunda aynı yerde başka bir hekim dükkan açabiliyordu. Emir Çelebi, Bursalı Ali Münşi ve Abbas Vesim bu hekimlerin içinde en ünlüleriydi.
Cerrah
Usta-çırak yoluyla yetişen diğer bir sağlık çalışanı grubu da cerrahlardı. Sarayda eğitilen cerrahlar, bu nedenle ehl-i hıref (sanat erbabı) teşkilatına bağlıydı. Akraba, aşiret gibi anlamları olan “Ehl” ile, meslekler, sanatlar gibi anlamları olan “Hıref” kelimelerinden oluşan ehl-i hıref, küçük el sanatlarıyla uğraşan kişiler olarak tanımlanabilir. Osmanlılarda saray ehl-i hırefi, saray için; yeniçeri ehl-i hırefi, ordu için üretim yapan sanatkarlardı. Bunların dışında serbest üretim yapan sanatkarlar bulunuyordu. Başlangıçta tıpla ilgili olarak ehl-i hırefde sadece cerrahlar yer alırken, 1722 yılından sonra kehhalan/göz tabipleri de yer almaya başlamışlardır. 1557 tarihli ehl-ı hıref defterlerine göre o dönemde kırk çalışan ile cerrahlar, üçüncü sanatkar grubunu oluşturuyordu. Aldıkları ücret bakımından da yine üçüncü sırada oldukları görülmektedir. Cerrahlar arasında da herkes aynı ücreti almamaktadır. Ücretler kıdeme göre değil, maharetlere göre tespit edilmekteydi. Mesleğin babadan oğula geçmesi çok yaygındı. Bunlar sarayda, orduda, özel muayenehanelerde, seyyar olarak pazar yerlerinde mesleklerini icra ediyorlardı. Cerrahların “ Ülserlerin, başta olan yara ve kırıkların, çıban ve apselerin, irinli urların, püstüllerin, kabarcıkların tedavisi, urların ve ağrıların izlenmesi, fıtıkların düzeltilmesi, diş çekimi, sünnet, damarlardan kan alma, merhemlerin terkibi, fitiller, yara sarmak, yakı vurmak, yaraların kapanması, iyileştirilmesi.” gibi konularda usta olmaları beklenirdi. Cerrah yamağına, tımarcı/bimarcı denirdi. Evliya Çelebi’ye göre o dönemde 700 cerrah esnafı ile 400 cerrah dükkanı ve binlerce dükkanı olmayan cerrah bulunmaktaydı.
Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi: Ahilikle ilgili kaynaklar içinde önemli bir yeri olan Seyahatnamede, sağlıkla ilgili hususlara da yer verilmiştir:
Seyahatnameden, ordunun sefere çıkışında gerçekleştirilen ve esnafın sanatlarını uygulamalı olarak gösterdikleri esnaf alayları sırasında, hekim ve cerrahların da tedavide kullandıkları aletlerle hastalarını tedavi eder şekilde geçtikleri belirtilmektedir.
İlgili dönemde 1109 esnaf türünün sayıldığı Seyahatnamede yine sağlıkla ilgili olarak “Hekimbaşı (Başhekim) lar Esnafı” ve “Hastahane ve Düşkünler Yurdu Hizmetlileri Esnafı” ndan söz edilmektedir.
Devrin esnaf erbabını birer cümleyle mizahi olarak ele alan XVI. Yüzyılın şairlerinden Zati’nin “Letaif” adlı eserinde, hekim, cerrah ve kehhallerle ilgili olarak;
“Tabibler illerün illetin bilüp şerbetler içüreler, divaneler bendler geçeler, hastayı yastukta avlayalar, anlarda hikmet çoğ ola, anlara varan hastalar dertlerin dökeler.” (Doktorlar başkalarının dertlerini bilip şurup içirsinler, delileri bağlatsınlar, hastaları yastıkta avlasınlar, yatarken çok paralarını alsınlar, onlarda hikmet çok olsun, onlara varan hastalar dertlerini döksünler.)
“Hekim dilberlerinün ölümlü hastası çok ola.” (Dilber hekimlerin ölümlü hastası çok olsun. Dilber doktorun elinde ölmek güzeldir.)
“Cerrahlar bazularına yara uran mey-hare dilberleri saralar, derdlülerin derdin deşeler.” (Cerrahlar dertlilerin derdini deşsinler, kolu dövmelileri sarsınlar.)
“Kehhaller cevheri kuhlleri göze koyalar.” (Sürmeciler sürmeyi göze sürsünler.)
demiştir.
İlaç Yapanlar ve Satanlar
İlaç yapanlar ve satanlar da usta-çırak ilişkisi içinde yetişirdi. Darüşşifalarda bitkilerden ilaç yapan eczacılara “Saydalani” veya “Aşşab”; hekimin tarifine uygun şurupları hazırlayanlara “Tabbah-ı eşribe”; eczacı çırağı olarak da adlandırılabilecek, drogları döven güçlü, kuvvetli kişilere “Edviye-küb”; ilaçları koruyan ve saklayanlara da “Kilarcı” denirdi.
Hekimler aynı zamanda ilaç yapmasını da bilirler ve dükkanlarında ilaç terkipleri bulundururlardı. Hasta, hekimin yazdığı terkibi, ticaret ile eczacılığı bir arada yürüten esnaf, yani aktara (attar) götürüp, yaptırırdı.
Kayıtlara göre, bugün anladığımız anlamda ilk eczanenin 1757 yılında İstanbul Bahçekapı’da açıldığı; 1880’li yıllarda ise Doğu’da Erzurum, Van, Trabzon gibi illerde eczanelerin bulunduğu belirtilmektedir. XIX. Yüzyılın ortalarında İstanbul’da 50 kadar eczane (eczacı dükkanı) bulunuyordu. Bu dükkanların sahipleri genellikle usta/çırak yöntemi ile yetişmişlerdi. Prof.Dr. Turhan Baytop’un ilgili makalesinden alınan bir alıntıda, bu yöntem şu şekilde açıklanmıştır:
“…Okuma ve yazmayı biraz bilen genç bir eczaneye çırak olarak girer. İşe dükkanı süpürmek ve açıp kapamakla başlar. Sonra müşterilerin dikkatini çekmek için mümkün olduğu kadar fazla gürültü çıkararak tunç bir havanda bitkisel drogları toz eder, reçeteye göre lüzumlu droglardan bir avuç veya bir tutam almak için drog çekmecelerini açıp, kapar, infuzyon veya dekoksiyonların hazırlandığı tencerenin altındaki ateşi yakar veya söndürür, basit veya bileşik pomatları ezer, hap yuvarlar, şişelerin ağzına konan kağıdın usulüne göre katlanması, bağlanması ve mühürlenmesini öğrenir ve boş zamanlarında da reçeteleri kopya ederek bilgisini artırmaya çalışırdı. Usta, belki ilerde kendisine rakip olacak olan bu çırağın daha fazla bir şeyler öğrenmesi için bir gayret göstermeye pek yanaşmazdı…”
Bu dönemde aktarların mesleki olarak örgütlenmelerine ve lonca teşkilatı çerçevesinde gedik uygulamasına karşılık, eczacıların böyle bir örgütleri bulunmadığı için, isteyen herkes eczacı dükkanı açabiliyordu. Zamanla bu dükkanların çoğalması ve kalitenin düşmesi karşısında Hekimbaşı Abdülhak Efendi (1786-1853) tarafından, eczacı dükkanı açmak isteyenlerin sınavdan geçmeleri şartı getirilmiştir. Sınavı geçenlere “Eczacı Ustası” belgesi veriliyordu. İstanbul’da gedik usulüne ise, 19. yüzyılın başlarında geçilmiştir.
Baytop’un aynı makalesinde eczacı dükkanlarının fiziki yapısı hakkında da bilgi verilmektedir:
“…Bunlar basit dükkanlardan ibaretti. İlaçlar reçete sahibine, yerli şişeler içinde ve şişenin başına bir kağıt külah geçirilerek (şişenin içine bir şey düşmesini önlemek için) verilirdi. Dahilen ve haricen kullanılan ilaçları ayırt edici etiketlerin kullanılması bu dönemde bilinmiyordu. Reçeteler eczanede deftere kayıt edilmediği gibi, reçete ve ilaçlara numara da verilmiyordu. Merhem veya macunlar tahta kutular içinde verilir ve bunların üzerine dahilen veya haricen kullanılacağını belirten bir etiket konulmazdı. Eczanelerde drog veya kimyasal maddelerin sıralanmasında herhangi bir sisteme uyulmaz, bunlar karışık olarak raflara dizilirdi. Bunun sonucu olarak da örneğin şeker veya bikarbonat kavanozu yanında süblime kavanozu bulunur ve bu düzensizlik de birçok acıklı olayın meydana gelmesinin nedeni olurdu…”
Edviye-Küb
Süleymaniye Vakfiyesine göre Edviye Küb, “Devaları dövmek, kökleri vurup ezmek hususunda bilgili, güçlü kuvvetli iki kişi edviye-küb olup, vurulup dövülmesi gereken kökleri, tabiplerin tarifi üzerine düzgün bir şekilde döverek, kullanmaya uygun ve terkip edilebilir şekle getirecektir.” şeklinde tanımlanmaktadır. Bazı darüşşifalarda ise bu görevi eczacılar üstlenmişlerdir.
Aktar (Attar)
İlaç yapımında kullanılan bitkisel, hayvansal ve madensel maddeleri (drog) satanlar için kullanılmıştır. Bazı kaynaklarda kelimenin Arapça “Attar/güzel kokular satan” kelimesinden türediği öne sürülse de, A.S. Ünver, konuya başka bir açıdan yaklaşmaktadır:
“ Aktar tabiri Akkar’dan gelir…Akar, devaların aslı ve kökeni anlamınadır. Bunun cemi ise Akakir’dir. Akakir’in aslı ise Arapçaya Yunanca veya Süryanice gibi başka bir dilden girdiği zannolunur ve bugünkü anlamı (drog) mukabilidir.”
1844 yılında İstanbul’da bulunan 492 aktar kazanç vergisine göre 9 sınıfa ayrılmıştı: Birinci sınıf 35, ikinci sınıf 35, üçüncü sınıf 27, dördüncü sınıf 35, beşinci sınıf 35, altıncı sınıf 65, yedinci sınıf 65, sekizinci sınıf 100, dokuzuncu sınıf 100. Evliya Çelebi, 17. yy.ın ortalarında İstanbul’da 2000 aktar, 500 ilaç suları satan, 300 macuncu, 41 gül suyu satan, 35 amberci, 25 buhurcu, 8 ilaç yağları satan, ayrıca “Ot Bulucular/Dağlardan topladıkları otları Beyazıt Camii civarında satan ve ilaç yapmayan esnaf.” adlı bir esnaf grubunun da bulunduğunu kaydettikten sonra, İstanbul’da aktarların 3 sınıfa ayrıldıklarını belirtmektedir:
1. Üstad Aktarlar (Esnaf-ı hacegan -ı attaran)
2. Gezici Aktarlar (Esnaf-ı attaran-ı seyyaran)
3. Yahudi Aktarlar (Esnaf-ı attaran-ı Yahudan) Dükkanları Tahtakale ve Mahmutpaşa’daydı.
Ayrıca, nadir drogları bulunduran aktarlar “İnce Aktar” olarak adlandırılırlardı. Evliya Çelebi’ye göre aktarların pirleri Hazret-i Lokman’dır.
Ordu ile birlikte sefere giden ve bu nedenle bir bakıma “Orducu Esnafı” olarak adlandırılan esnaf arasında attarların da yer aldıkları; hekim ve cerrahların da sefere gitmekle birlikte, bunların orducubaşına bağlı olmayıp, cerrahbaşına bağlı olmaları nedeniyle orducu esnafı listelerinde yer almadıkları belirtilmektedir.
Aktar Dükkanı
Aktarların çalışma şekilleri ve düşünce tarzları ile ilgili olarak 1900’lü yılların başından, 1991 yılına kadar 75 yıl İstanbul Üsküdar’da faaliyette olan bir aktar dükkanı ile ilgili bilgiler, bize aynı zamanda ahiliğin temel konularında da önemli ipuçları vermektedir:
“ …Sağdaki rafların önemli bir bölümü toz boyalara ve baharata hasredilmişti…Boyalar iki çeşitti. Boya ile ne iş yapacağını ifade etmeden boya isteyen müşteriye, mutlaka ne için kullanacağı sorulur ve boya ona göre verilirdi. Eğer kumaş için boya isteniyorsa bu türden boyalar, genellikle anilin boyalar olduklarından pasta ve sair gıdaların hazırlanmasında kullanılmazdı, çünkü anilin boyalar zehirli olurdu…
Bu türlü açık kumaş boyası alanlara, sormasalar bile, iyi sonuç alabilsinler diye boyanın nasıl kullanılacağı mutlaka tarif edilirdi. Boyalar da, baharat da ayrı tahta kaşıklarla alınıp tartılırdı. Anilin boyalarla ile gıda nizamnamesine uygun boyaların kaşıkları da ayrı idi. Kokuları diğerlerininkine karışmasın diye, bazı baharat için de ayrı kaşıklar kullanılırdı…
Dikkate değer bir başka husus da, müşterinin içinde baharat ve kokulu başka bir yahut da birden çok madde bulunan birkaç kalem nesne satın alması halinde, kokulu olanlarının, mutlaka, kokularını dışarıya vurmayacak ikinci bir kağıtla ambalajlanması ve bu türlü ambalajlanmış kokulu maddelerin bir arada ayrı, diğerlerinin de bir arada ayrı ambalajlandıktan sonra hepsinin beraberce paket edilmesiydi…
Doktora ve ilaca verecek parası olmayan fakirlerin, o zamanlarda, Saim Efendi Amca’nın Attar Dükkanından başka başvuracak yerleri yoktu…Saim Efendi Amca, bu gelenlerin her birine, derdine derman olması umulan çarenin terkibine giren ot ve baharatı verirken bunların nasıl hazırlanacağı, ne miktarda, hangi zamanlarda ve ne kadar bir süre kullanılması gerektiğini de ayrı ayrı anlatır ve hatta hafızası zayıf olanlar için inci gibi yazısıyla da, tarifini kağıda dökerdi…
Müşterinin hakkının geçmemesi için, malın ambalajlandığı kağıdın aynısı terazinin ağırlık kefesine dara olarak konur ve daha da garantili olsun diye, ayrıca tartılan malın birkaç gram daha ağır çekmesine özen gösterilirdi…”
Eskiden İstanbul’da aktar esnafı Mısırçarşısı’nda toplanmıştı. Çarşı ismini, burada satılan drog ve baharatın genellikle Mısır yoluyla gelmesi dolayısıyla almıştı. Çarşı haline geldikten sonra, burada bulunan 100 dükkandan 49’u aktarlara, geri kalanı ise pamukçu ve yorgancı esnafına ayrılmıştır. Bazı aktar dükkanlarının saçaklarında, tanınmalarını sağlayan yangın kulesi, kayık, devekuşu yumurtası, makas, püskül gibi semboller bulunuyordu.
Macuncular
Osmanlı döneminde ilaçların önemli bir kısmı macunlardı. Evliya Çelebi’ye göre sadece İstanbul’da 200 macuncu dükkânı ve bu işle uğraşan 500 kişi vardı. Macuncular, şifası yaygın olarak bilinen ve halkın çok kullandığı macunları özel olarak hazırlar ve satarlardı.
Şerbetçiler
Şerbetçiler de ilaç olarak hazırladıkları şerbetleri satarlardı. “Esnaf-ı meşrubat-ı devacılar” olarak da tanınan bu meslekte uğraşanların dükkanları daha çok Beyazıt’daydı.
Tutyacılar
Halkın kullandığı ilaçların bir kısmı da göz için kullanılan ilaçlardı. Tutyacılar özellikle göz ilaçları hazırlar ve satarlardı. Gözü koruyucu, görmeyi artırıcı olduğuna inanılan sürme çeşitleri, korut tutyası, çiçek tutyası aranan ilaçlardandı. Özel olarak hazırlanan sürmeler ve tutyalar, kutular içinde tutyacılar tarafından satılırdı.
Ebeler
Ebelik de, usta-çırak yoluyla, çoğu kez anneden kız çocuğa veya yakın bir kadın akrabaya aktarılırdı. Sabuncuoğlu rahimdeki çıbanın yarılması, ters gelen cenin, ölü ceninin çıkarılması, eşin çıkarılması ve kapalı makadın açılması gibi cerrahi işlemlerin de “kabile” adı verilen ebenin görevleri arasında olduğunu söylemiştir. Ebeden, doğumu yaptırmadaki becerisi yanında, temiz ve iyi ahlaklı olması da beklenirdi.
İstanbul ebeleri saray ebeleri, kibar ebeleri ve halk ebeleri olmak üzere üçe ayrılıyordu. Saray ve Kibar ebeleri oldukça zengin bir yaşam sürerlerdi. Terbiyeleri, nezaketleri, temizlikleri ve becerileriyle üne kavuşan Halk ebeleri ise daha mütevazi bir yaşam sürerlerdi. Bunlar arasında Gümüş Çakılı Ebe, Eligüzel Ebe, Sallabaş Ebe, Çantalı Ebe, Küpeli Ebe, Fıçılı Ebe, Kız Ebe, Ladinli Ebe, Şehr-i İkbal Hacı Kadın Ebe en ünlüleriydi.
Bunların dışında Sünnetçiler, Sülükçüler, Hacamatçılar, Berberler, Tımarcılar ve Hüddamlar da yine o dönemin sağlıkla ilgili esnafıydı.
Halk Sağlığı
Halk sağlığına yönelik olarak örneğin “…her türlü ekmek, unlu madde türünün pişmesi…,kasapların, hayvanların özellikleri…, temizliği, aşçıların her tür yemeği nasıl pişirecekleri…, garsonların, lokantalarda kullanılan kapların, tencerelerin, masaların temizliği, aşçıların, işkembecilerin, tavukçuların, börekçilerin…” dikkat edecekleri hususlar sıkı bir denetim altına alınmış, bunlara uymayanlara çeşitli cezalar verilmiştir. Örneğin aşçıların kaselerinin, kazanlarının, kaplarının temiz, kalaylı olması, toprak çanaklarının sırlı olması, önlüklerinin temiz olması, aksine davrananların cezalandırılması; işkembecilerin temizliğe dikkat etmeleri; berberlerin ustura, havlu ve peçetelerini temiz tutmaları gerektiği vb.
Bunun yanında, Ahilik çerçevesinde kurulan vakıfların da, halkın sağlıkla ilgili ihtiyaçlarını karşılamada önemli bir rolü olduğu görülmektedir: Örneğin bunlardan Kül Vakfı, kışları insanların kayarak düşmelerini önlemek için, buzlu yerlere kül ve toz serpilmesi; saçaklardaki buzların kırılması; yerlerdeki tükürük, vb. pisliklerin üzerlerinin külle örtülmesi gibi işlerle uğraşıyordu. İstanbul’daki Bezm-i Alem Valide Sultan Vakıf Guraba Hastahanesi gibi hastahaneler de, kimsesizleri muayene ve tedavi eden, ilaçlarını karşılayan vakıf kuruluşlarıydı. Aynı şekilde, Guraba Hamamları da kimsesizlerin ve fakirlerin temizlenebilmeleri amacıyla kurulmuş vakıf kuruluşlarıydı. Fatih Sultan Mehmet’in de, belirli şartlarda vakfettiği dükkanları ile ilgili hususlar, o dönemde özellikle halk sağlığına verilen önemin belirtilmesi bakımından önem taşımaktadır:
“Ben ki İstanbul Fatihi, Allah’ın aciz kulu Fatih Sultan Mehmed. Bizzat alın terimle kazandığım akçelerle aldığım İstanbul’un Taşlık mevkiindeki, 136 adet hudutları belli dükkanlarımı aşağıdaki şartlarda vakf ettim.
Bu gayr-i menkullerimin geliri ile İstanbul’un her sokağı için ikişer (temizlikçi) tayin edip vazifelendirdim. Bunlar ellerindeki içi kül ve kireç tozu dolu kovalarla günün belli saatlerinde İstanbul sokaklarını gezecekler, sokaklara tükürük bırakanların tükürükleri üzerine kül ve kireç tozu döküp kapatacaklar. Yevmiye yiğirmi akçe alacaklar. Ayrıca on cerrah, on tabib ve üç de yara sarıcı tayin edip vazifelendirdim. Bunlar da ayın belli günlerinde İstanbul’a çıkacaklar, istisnasız her kapıya vuracaklar ve o evde hasta olup olmadığını soracaklar. Orada muayene ile şifaları mümkünse şifaya kavuşturulacak, değilse hiçbir bedel almaksızın Darülaceze’ye kaldırılarak sıhhatine kavuşturulacaklar.
Allah korusun İstanbul’da herhangi bir gıda buhranı olabilir. Böyle bir hal karşısında vakfa bırakmış olduğum yüz silah avcılara dağıtılacak. Onlar da yabani hayvanları yumurta veya yavruda olmadığı zamanlar Balkanlara çıkıp avlayacaklar ki kat’iyetle hastalarımız gıdasız bırakılmayacaklar…”
Sonuç
Sonuç olarak, ilgili dönemlerde söz konusu sağlık kurumlarının kuruluş ve yönetim şekilleri ile bu kurumlardaki görevlilerin veya serbest olarak çalışanların eğitimleri, çalışma kuralları, meslekleriyle ilgili gelenek ve görenekler ve halk sağlığı konularının, genel olarak ahiliğin temel prensipleri çerçevesinde oluştuğunu söylemek mümkündür.
Yararlanılan Kaynaklar
Altıntaş, Ayten, “Tıp Tarihi Ders Notları”, www.ctf.istanbul.edu.tr
Arısan, Kazım (1988), “Geçen Yüzyılda İstanbul’da Ebeler ve Doğum”, I. Türk Tıp Tarihi Kongresi Bildirileri, İstanbul: Türk Tarih Kurumu Yay., s. 253-259.
Aydın, Erdem, “Osmanlılarda Tıp”, www.medinfo.hacettepe.edu.tr/ders
Aytaç, Ekrem (2006), “İlacın Osmanlıcası”, www.iyibilgi.com
Bayat, Ali Haydar (2003), Tıp Tarihi, İzmir: Sade Matb.
Baytop, Turhan (1988), “Sultan Mahmud II Döneminde İstanbul’da Eczacılık”, I. Türk Tıp Tarihi Kongresi Bildirileri, İstanbul: Türk Tarih Kurumu Yay., s. 141-148.
Baytop, Turhan (1999), Türkiye’de Bitkiler ile Tedavi, İstanbul: Tayf Ofset.
Can, Sevim (1999), “Osmanlı Devletinde Vakıf Kuran Kadınlar”: www.diyanet.gov.tr
Cantay, Gönül (1992), Anadolu Selçuklu ve Osmanlı Darüşşifaları, Ankara: TTK Basımevi.
Cilasun, Mustafa (2007), “Dünyanın İlk Tıp Fakültesi Gevher Nesibe”, www.hikayeler.net/yazilar
Çağatay, Neşet (1990), Ahilik Nedir, Ankara: Sevinç Matb.
Çalışkan, Yaşar-M. Lütfi İkiz (1993), Kültür, San’at ve Medeniyetimizde Ahilik, Ankara: Ofset Repromat.
Çelik, Bülent (2004), “Osmanlı Sefer Organizasyonlarında Kentli Esnafın Getirdiği Çözümler: Orducu Esnafı”, www2.let.uu.nl
Deniz, Ömer (2008), “İslam Dünyasında Tıp Eğitimin Gelişmesi ve Sağlık Hizmetleri”, www.blog.mynet.com/omer.deniz23
Dramur, Rengin (1988), “ Osmanlılarda Hekim ve Eczacı Gediği”, I. Türk Tıp Tarihi Kongresi Bildirileri, İstanbul: Türk Tarih Kurumu Yay., s. 149-155.
Kahya, Esin-Gönül Cantay (2006), “Gevher Nesibe Şifahanesi”, www.gevhernesibe.erciyes.edu.tr
Sarı, Nil (1988), “Toptaşı Nurbanu Valide Sultan Darüşşifası”, I. Türk Tıp Tarihi Kongresi Bildirileri, İstanbul: Türk Tarih Kurumu Yay., s. 169-177.
Türk Tıp Eğitimi’nde 800. Yıl Anısına…(2006), Ajanda, byy
Yaman, Bahattin (2006), “ 1557-8 Yılları Osmanlı Saray Cerrahları”, IX. Türk Tıp Tarihi Kongresi Bildirileri, Ankara: Nobel Basımevi, s. 165-171.
Not: Söz konusu makale, 15-17 Ekim 2008 tarihleri arasında Kırşehir’de düzenlenen “I. Uluslar arası Ahilik Kültürü ve Kırşehir Sempozyumu” nda sözlü bildiri olarak sunulmuştur.
Fotoğraf: Süleymaniye Darüşşifasında ilaç yapmak üzere drogları havanda döven ve “edviye-kûb” adı verilen görevli. (Resmeden Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver)
Türk Tıp Eğitiminde 800. Yıl Anısına…Ajanda, ”Gevher Nesibe Darüşşifası 800. Yıl Dönümü”, Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2006.




