Giriş
“ …Hayatın her devresinde geriye bakıp değerlendirme yapabilenler, ilerisini daha sağlıklı görebilmişler ve yanılgılardan kaçınabilmişlerdir…” (1) görüşü paralelinde söz konusu çalışmada; Anadolu Tıp Tarihi’nin gelişimi içinde yer alan sağlık/hastalıkla ilgili bazı yerel olaylar, kişiler ve mekanlar belirtilmeye çalışılmıştır:

Adana

Bir Mahkeme Kararı
Adana vilayeti bir numaralı şer’iye sicil defterindeki belgelerden diyet ile ilgili hukuki bir örnek verilmektedir: (2)

“ 1756 yılında Adana-Çınarlı mahallesinde Mehmet oğlu Ama Ali, gözlerini tedavi etmeye çalışan İbrahim oğlu Ali Efendi’nin gözlerini kör etmesi üzerine mahkemeye başvurmuştur. Davacı Mehmed oğlu Ali Adana Şer’iye Mahkemesinde takrir-i kelam edip;

-Adana-Kırıkhan mahallesinden İbrahim oğlu Ali Efendi, bundan bir sene önce iki gözümün şiddetli ağrıması sonunda her ikisini muayene ederken benim gözüme, içine yumurta akının da karıştırılmasıyla ilaç olur diyerek ilaç yaptı. Ve ondan sonra da gözlerim kör oldu.

demiş ve gözlerinin diyetini talep etmiştir.”

Şer’iye mahkemesinin kararına göre, hastanın doktorun verdiği ilaçtan mı veya ilacın yanlış kullanımından dolayı mı kör olduğunun belirlenemediği, doktora on kuruş ceza verildiği belirtilmekte; yazarın konuyla ilgili tespitine göre, tıbbın gelişmesi için Osmanlı döneminde doktorların, kolay kolay ceza almadıkları veya küçük cezalarla yetinildiği, doktorların teorik bilgilerini uygulamaya koyabilmelerinin teşvik edildiği aktarılmaktadır.

Çiçek Aşısı
1940’lı yıllarda Toroslardaki Türkmen köylerinde çiçek hastalığına yakalanan bir çocuk olduğunda, çocuğunu alan herkesin, hastanın evine giderek, hasta çocuğun yaralarındaki irinlerden bir damla alıp, çocuklarının koluna koydukları ve bir iğneyle sürterek, bunun kana karışmasını sağladıkları ve böylece bir bakıma hasta çocuğu aşı kaynağı gibi kullanarak, çocuklarını aşıladıkları anlatılmaktadır. (3)

Bir Halk Hekimi
1957 yılında Adana’nın kuzeyinde göçer Yörükler arasında gerçekleştirilen bir araştırma sırasında asıl adı Emine Hatun olan ve halk arasında “Toktor Karı” olarak adlandırılan bir kadının Beypınarı Yaylasının halk hekimi olduğu ve hastalıklarda son çare olarak kendisine başvurulduğu belirtilmektedir. Çevredeki otları çeşitli hastalıklarda kullanan bu kadının, hayvanlara konan bir sineğin, çobanların ağız, burun ve gözlerinde sebep olduğu yaralara karşı “Kurtoutu” adındaki bir bitkinin kurutulmuş tohumlarını, balmumu ile karıştırarak, kaynar su dolu bir kabın içine attığı ve hastanın bu suyun buharını içine çekerek, yaralardaki sinek kurtlarının düşmelerini sağladığı anlatılmaktadır. (4)

Ankara

Kuraklık ve Salgın Hastalıklar
1871-1874 yıllarından kalma belgelerde, Ankara’da büyük bir kuraklığın olduğu ve bunun sonucunda Ankara köylerinde nüfusun ¼’ünün öldüğü, salgın hastalıkların görüldüğü, Keskin kazası ile çevresinde bulunan 52 bin kişiden, 20 bininin öldüğü, 7 bininin göç ettiği; Ankara Valisinin İstanbul’a bir telgraf çekerek, Ankara etrafındaki kasaba ve karyelerinde açlığın başladığı, günde 1500-2000 kişinin öldüğünü bildirdiği belirtilmektedir. (5)

Çarıkçıkartmaz ve Kolera Hastalığı
Beypazarı’nda 1851 yılında enfülüenza (çarıkçıkartmaz) hastalığından, Karınca Mahallesindeki bütün insanların öldüğünü; yine aynı İlçede 1893, 1911 ve 1918 yıllarında kolera hastalığından yüzlerce kişinin öldüğünü öğrenmekteyiz. (6)

Hastalıklara Bakış
Halkın “Adam sende, kırk yıl kıran olmuş da vadesi gelen ölmüş.” inancı ile, hastaların çok azının doktorlara gittiği, ilaç malzemesini attarların sattığı, en önemli ilaçların ise kına kına, sinameki ve İngiliz tuzu olduğu belirtilmekte ve halkın hastalıklara bakışı;

“…Midesi veya iç uzuvlarından birisinden hasta olup ölenlere;

-Barsakları dolandı da ondan öldü.

derler, çocuğa havale mi geldi, doğru vergi başkatibi Mahmut Efendi’ye; sarılık mı oldu, bu hastalığın ocağı Kütükçülere; kırık çıkık mı var, Kelleci Ali Dayıya; kuduz mu oldu, Kılcı Yogi’ye; sivilce veya çıban mı var, doğru Burçaklar köyüne; ishal mi oldu, leblebi kavutu yesin; dişi mi ağrıdı, doğruca Saraçlar çarşısında berber Arif Dayıya ya da küçük kapıda, Kasap Çil Kadir Ağaya koşsun, yarısı içerde, yarısı dışarıda kerpetenle söksün..” (5)

şeklinde ifade edilmektedir.

Doktorlar
Eskiden Ankara’da Vasilaki ve İstavraki adında iki doktorun olduğu, Ankara’ya gelen ilk Türk doktorlarının Neşet Ömer Bey ve Selahattin Bey olduğu nakledilmektedir. (5)

Nallıhan’da 1912-1919 yılları arasında Zaro adında bir Ermeni doktorun görevli olduğu; 1925 yılında Mustafa Bey adında bir doktorun İlçeye geldiği ve birkaç yıl çalıştığı; onun gidişinden 1945 yılına kadar ise Rumeli göçmeni bir Boşnak olan Cerrah Salih Efendi adında bir doktorun görevli olduğu; İlçenin 1955 yılında bir sağlık kuruluşuna kavuştuğu belirtilmektedir. (7)

Antalya

Salgın Hastalık
Bir Yörük yerleşimi olan Alanya/Karabuynuzlar köyü yöresinde tahminen 1810 yılı baharında, sıtma veya veba olduğu sanılan bir salgın hastalığın (Yöresel dilde “Ölet”, “Kıran”.) olduğu ve geride çok az insanın kaldığı; halk arasında “ Ölet başlamış, bir iki kişi ölür, onları Otmanlar Mezarlığına yaslarla, yakımlarla kaldırırlar. Gelseler nakış yaparken bıraktıkları genç kızlardan bir kaçı daha ölmüş, onları da götürürler.” şeklinde salgının hala hatırlandığı belirtilmektedir. (8)
Artvin

Bir Sınıkçı
1920-30 yıllarında Şaban Ağa adlı bir sınıkçının Ardanuç köylerinde çok ünlü olduğu, oğullarının ve torunlarının da kendisi gibi sınıkçı olmalarını sağlamak için vakalara onları da yanında götürdüğü, kırılan kemiklerin doğru olarak yerine oturtulmaları konusunda tecrübe kazanmaları için, bir kabağı dilimleyerek, sonra bu dilimleri birleştirmelerini istediği, insan veya hayvanların kol, bacak, bilek kırık ve çıkıklarının tedavisinde çok başarılı olduğu nakledilmektedir. (9)

Balıkesir

Bir Köyün Sağlık Durumu
Koşaavşar Köyünde 1835 yılında meydana gelen bir salgın hastalıkta çok sayıda insanın öldüğü, 1920 öncesinde sıtmanın yaygın olduğu, 1942 yılında ise bir çiçek hastalığı salgınında yirmi yedi kişinin öldüğü, 1946-1960 yılları arasında Enver Kaçar adında bir sağlık memurunun görevli olduğu; 1949 yılından beri de ebe bulunduğu belirtilmektedir. (10)

Çorum

Bir İlçenin Sağlık Durumu
Ortaköy İlçesinde eskiden sıtma, kolera ve veba hastalıklarından günde yedi, sekiz kişinin öldüğü, bunların doğru dürüst gömülemediği, bu nedenle cesetlerin köpekler tarafından parçalandığı, İlçede görev yapan bir Kaymakamın tespitleri arasındadır. (11)

Hatay

Halk Hekimleri
Kuzuculu Kasabasında, Cerrah Zeynep Karaca adlı otlardan ilaç yapan ve yaralara bakan; Geyik Ali ve Geyik Tahir adlarında diş, göz ve kulak ağrılarına bakan, diş çeken, göze ilaç, kulağa damla koyan, kulak yıkayan; Ethem Karabatak adlı Adana’da bir eczanede kalfa olarak çalışmış, her türlü hastalığa bakan halk hekimleri belirtilmektedir. (12)

İstanbul

Fatih Sultan Mehmet’in Tıp ve Temizlik ile İlgili Vasiyetnamesi
Fatih Sultan Mehmet’in çevre temizliğinden başlayarak, insan sağlığına verdiği önem, konuyla ilgili vasiyetnamesinde açıkça belirtilmektedir:

“Ben ki İstanbul Fatihi, Allah’ın aciz kulu Fatih Sultan Mehmed. Bizzat alın terimle kazandığım akçelerle aldığım İstanbul’un Taşlık mevkiindeki 136 adet hudutları belli dükkanlarımı aşağıdaki şartlarda vakf ettim.

Bu gayr-i menkullerimin geliri ile İstanbul’un her sokağı için ikişer (temizlikçi) tayin edip vazifelendirdim. Bunlar ellerindeki içi kül ve kireç tozu dolu kovalarla günün belli saatlerinde İstanbul sokaklarını gezecekler, sokaklara tükürük bırakanların tükürükleri üzerine kül ve kireç tozu döküp kapatacaklar. Yevmiye yiğirmi akçe alacaklar. Ayrıca on cerrah, on tabib ve üç de yara sarıcı tayin edip vazifelendirdim. Bunlar da ayın belli günlerinde İstanbul’a çıkacaklar, istisnasız her kapıya vuracaklar ve o evde hasta olup olmadığını soracaklar. Orada muayene ile şifaları mümkünse şifaya kavuşturulacak, değilse hiçbir bedel almaksızın Darülaceze’ye kaldırılarak sıhhatine kavuşturulacaklar.

Allah korusun İstanbul’da herhangi bir gıda buhranı olabilir. Böyle bir hal karşısında vakfa bırakmış olduğum yüz silah avcılara dağıtılacak. Onlar da yabani hayvanları yumurta veya yavruda olmadığı zamanlar Balkanlara çıkıp avlayacaklar ki kat’iyetle hastalarımız gıdasız bırakılmayacaklar…” (13)

Fatih Külliyesi
XVI. yy. İngiliz gezginlerinden Sanderson, İstanbul’un fethinden 8-10 yıl sonra yaptırılan Fatih Külliyesinde hastalara bedava ilaç ve şurup dağıtıldığını ve akıl hastalarının tedavi edildikleri binaların bulunduğunu belirtmektedir. (14)

Sultan Murad’ın Hastalığı
Salamon adında Yahudi bir doktorun İngiliz elçisine gönderdiği İtalyanca bir raporda, böbrek taşı ve tümörden 06 Ocak 1595’de ölen Sultan Murad’ın (III. Murad), kendisine ilaç tedavisi yerine buz tedavisi yapılmasını istediği ve bunun sonucunda soğuk algınlığına yakalandığı belirtilmektedir. (14)

III. Mehmed’in Aşırı Şişmanlığı
İstanbul’da görevli Girolamo Capello adında bir Venediklinin 29 Mart 1597’de yazdığı raporda, Sultan Murad’ın ölümünden sonra yerine geçen III. Mehmed’in aşırı yemek ve içmekten şişmanladığı, bunun sonucunda da sağlığının bozulduğu belirtilmektedir. (14)

Kastamonu

Hastaneler
1921 yılında İl genelinde Merkez, İnebolu, Zaferanbolu ve Cide’de birer tane olmak üzere, dört hastane bulunduğu, Sakarya Savaşı sırasında ise 800 yataklı bir hastanenin kurulduğu belirtilmektedir.

Kastamonu Hastanesinin 200 yataklı, tek katlı bir binadan oluştuğu, 1. Dünya Savaşının başlangıcında hastaneye bağlı 12 yataklı tımarhane yurdunun bulunduğu, 1917 yılında ise hastanenin arkasına 20 yataklı yeni bir bimarhanenin inşa edildiği, 1920 yılında da bir Bakteriyoloji Laboratuarının oluşturulduğu tespitler arasındadır. (15)

Salgın Hastalıklar
1916-1917 yıllarında özellikle frengi, sıtma, verem, kolera, İspanyol Nezlesi gibi salgın hastalıkların yaygın olması nedeniyle, kente bir sabit ve sekiz adet seyyar etüvün getirildiği, seyyar etüvlerin dördünün Çankırı ve Sinop’a gönderildiği, Kastamonu, İnebolu Hastaneleri ile Zaferanbolu Dispanserine birer etüvün verildiği, bir etüvün ise Merkezde yedek olarak bekletildiği, 1922 Ocak-Kasım ayları arasında 232843 eşyanın buhardan geçirildiği, salgın hastalıkların denizden girişinin önlenmesi amacıyla İnebolu’da; karadan girişini önlemek için de Çankırı/Ilgaz’da birer karantina istasyonunun kurulduğu, (15) özellikle frengi hastalığının yaygınlığından dolayı sonraki yıllarda kentin üç imajından birinin ilgili hastalıkla birlikte anılmaya (orman-frengi-taassup) başlandığı belirtilmektedir. (16);

Bir Gözlem
Halkın durumu ile ilgili bir gözlem, o dönemlere ait bir fikir vermesi bakımından dikkat çekicidir:

“Kastamonu ile Çankırı arasında kağnısını süren bir biçareye tesadüf ettim. Bacağının biri hiç tutmuyor, bir eli çolak, yüzü ise ağzı, burnu, gözleri görmeyecek derecede kerahetli bir yara ile örtülü. Şayan-ı terahhüm (acınacak) bir mahluk vesselam. Agleb-i ihtimal (büyük bir ihtimalle) bu yaralar bir illet-i zühreviyye’nin alaim-i barizesidir. Fakat adam hastalığından haberdar değil. Ailesi de varmış. Artık bunun derece-i sirayetini (bulaşma derecesini) ve muhitinin bundan nasıl müteessir olacağını bir kere düşününüz.” (15)

Halkın Hastalıklara Yaklaşımı
Yine o dönemlerde hasta kadının zorunlu olmadıkça doktora gösterilmediği, ilaçların hasta gösterilmeden verilmesinde ısrar edildiği, eczanelerden en çok karın ağrısı ve baygınlık için ilaç istendiği, halk arasında sıtmaya sulfatanın ve uyuza da kükürdün iyi geldiğine inanıldığı, tendürdiyot ve aspirinin yaygın olarak kullanıldığı, hatta bu yüzden aşırı tendürdiyot sürülen egzamaların daha da kötüleştiği veya aşırı yutulan aspirinin hummalı hastalarda kalp rahatsızlıklarına yol açtığı aktarılmaktadır. (15)

Kırlangıçcı
Aynı dönemlerde, hiçbir köyde fazla durmamaları, kuş gibi gelip, gitmeleri nedeniyle halk arasında “Kırlangıçcı” olarak tanınan ve köyleri dolaşarak göz hastalıkları için ilaç veren kişilerden söz edilmekte, bunların uygulamaları ise “ Kırlangıç ıtlak olunan göz mütetabibleri her sene memlekette perde ameliyatı bahanesiyle ne kadar ve ne kadar göz çıkarıyorlar.” yorumu ile değerlendirilmektedir. (15)

Kütahya

Kolera Salgını
1910 yılında Simav İlçesinde büyük bir kolera salgınının meydana geldiği, tedbir olarak cenazelerin az sayıda kişi tarafından kaldırılması önerisine halkın tepki gösterdiği ve kabul edilmediği anlatılmaktadır. (17)

Osmaniye

Halk Hastanesi
Düziçi’nde halk arasında Gelin Garı (asıl adı Server Kale) olarak tanınan halk hekimi, gerekli gördüğü hastalarını, (romatizma, damar tıkanıklığı, idrar yolları iltihabı, kalp, kanser) hemen evinin yakınında bulunan ve kendisinin hastane olarak adlandırdığı bir yerde ortalama on iki gün yatırıyor ve hazırladığı ilaçlarla onları tedavi etmeye çalışıyordu.

Kendisiyle 1990 tarihinde yaptığımız görüşmede hastalarından ikisinin doktor olduğunu, damar tıkanıklığı şikayetiyle geldiklerini, onları da hastaneye! yatırdığını ve iyileşip gittiklerini belirtmiştir.

Başka bir tedavi olayını da kendi ağzından naklediyoruz:

“…ben gencim. Bir adam geldi. (ayağından yaralı) Yemek yapıyom. Demiş ki;

– Şu gelin hastalığı ne bilsin. Neye ne bilsi de getirdiniz, saldınız beni, bura getirdiniz de bunun yanına kuydunuz.

demiş adam. Dedim ki;
– Ayağına bi su tusbağası kuyruğu kes, bağla.

dedim. Yola çıkınca bana küfür etmiş, sövmüş, saymış.

– Bunca toturların iyi etmediği, bu su tusbağsı iyi ide mi?

Bağlamışlar iyi olmuş. Benim için;

– Kendisine küfür ettim hakkımı helal eylesin.

dermiş adam.” (18, 19, 20)

Yörede daha sonra gerçekleştirilen araştırmalarda, 1993 yılında ölen Gelin Garı’nın kızı Döne Karamık’ın da günümüzde aynı işi devam ettirdiği, ancak onun annesinden farklı olarak hastalarını evinde yatırdığı tespit edilmiştir. (21, 22)

Rize

Sıtma
Ağustos 1922 yılında bir yazarın Rize’de yaygın olan sıtma hastalığı ile ilgili tespiti aşağıdadır:

“ Rize’nin havası da, suyu da latiftir. Hele suyu, mebzul olduğu kadar nefis ve leziz mamafih burada malarya var. En ziyade hicrette sıtmalı yerlerde kalmış olanlar mikrobu artırmışlardır. Hazık bir tabib arkadaşımdan işitmiştim: Bir memlekette sıtmayı izale etmek için yegane çare sıtmalıları tedavi etmektir. Halbuki nerede…Nisbeten pek az olan Rize’de bile bu çareye tevessül eden kalmamıştır. Hatta halk hala üzerine bir iki çizgi karalanmış kemik parçalarının kokusundan şifa arıyor. Memlekette doktor yok. Yalnız Abdulkerim Bey namında bir zat var ki, evvelce uzun müddet Trabzon Sıhhiye Müdürlüğü etmiş. Burada da Sıhhiye Müdürü iken bilahare istifa eylemiş.” (23)

Sinop

Sinop Doğumlu Doktorlar
Sinop’lu Mümin_: Candaroğlu İsmail Bey’in himayesinde yetiştiği, II. Sultan Murad adına 1437’de “Zahire-i Muradiye “ adlı Türkçe tıp kitabının yanı sıra, akıl hastalıkları, psikoloji ve nörolojiye yirmi beş bölümün ayrıldığı “Fi’t-Tıb/Tıp Hakkında” kitaplarının yazarı olduğu aktarılmaktadır.

Ömer Şifai Dede : Uzun yıllar Bursa Yıldırım Beyazıt Darüşşifasında başhekim olarak çalışmış ve 1746 yılında ölmüştür. El-Cevher-Ül-Ferid fi Tıbb-il-Cedid (Yeni Tıp Hakkında Biricik İnci), Hülasat-ül-Ebdan (Bedenlerin Özü), Minhac-üt Tıp (Tıp Kılavuzu) adlı tıp kitaplarının yazarıdır.
Dr. Rıza Nur : (1878-1942) Askeri Tıbbiye’den mezun olmuş, Tıp Fakültesinde öğretmenlik yapmış, Gülhane Hastanesinde doçent, 1907 yılında da Askeri Tıbbiyeye cerrahi profesörü olmuştur. 1920 yılında Sinop Milletvekili olarak Meclise girmiş, Sakarya Savaşında yaralıların tedavisinde görev almıştır. 1926 yılında Rıza Nur Vakfını oluşturmuştur. “Yeni usul-i Hitan (Sünnet) ve Yeni Kıskaç”, “Fenni Cerrahi Ortopedi” adlı tıp kitaplarının yazarıdır.

Dr. Muhit Tümerkan (1906-1977): 1950 ve 1954 yıllarında Sinop Milletvekilliği yapmış, İstanbul Haydarpaşa Numune Hastanesi başhekimliği ve İstanbul Kızılay Kan Merkezi Müdürlüğü görevlerinde bulunmuş, kan grupları üzerinde çalışmıştır. (24)

Sivas

Sıtma Hastalığı
Anadolu’nun birçok yöresinde olduğu gibi, Sivas’ta da bir zamanlar sıtmanın tek ilacı olan “okunmuş iplik” in gözden düşmesinde, halkla sağlık ekipleri arasındaki işbirliğinin önemli rol oynadığı belirtilmektedir. (25)

Şanlıurfa

Miskinler Tekkesi
1840’lı yıllarda Miskinler Tekkesi’nde bulunan doktorların, şehre dışardan gelenlerin sağlık kontrollerini yaptıkları, bulaşıcı hastalıkların görülmesi durumunda hastaların burada karantina altına alındıkları tespit edilmiştir. (26)

Yalova

Atatürk’ün Hastalığı
Sık sık Yalova’yı ziyaret eden Atatürk’ün, Atatürk Köşkü yakınında yaptırılan ve 22 Ocak 1938’de açılışında bulunduğu Termal Otelde rahatsızlandığı ve onu ölüme götüren hastalığın ilk olarak bu otelde teşhis edildiği belirtilmektedir. (27)

Sonuç
Anadolu Tıp Tarihi ile ilgili kaynakların bir bölümünün, tıp alanı dışında, doğrudan tıpla ilgili olmayan çalışmalar içinde yer aldığı görülmektedir. Diğer yandan tıp ve kültür arasındaki yakın ilişki söz konusu olduğunda, halk kültürü konulu çalışmalarda da tıp tarihimizin izlerini görmek mümkün olmaktadır.

Yararlanılan Kaynaklar ve Dipnotlar
1 BAYAT, Prof.Dr. Ali Haydar: Tıp Tarihi, Sade Matbaa, İzmir 2003, 11. S.

2 ŞAHİN, Kamil: Adana Bir Numaralı Şer’iye Sicil Defteri Üzerine Araştırma, 1. Uluslar arası Karacaoğlan ve Çukurova Halk Kültürü Sempozyumu Bildirileri, Arif Ofset, Adana ty., 342-349. S.

3 YALMAN (YALGIN) Ali Rıza: Cenupta Türkmen Oymakları, Haz.:Sabahat Emir, Yazır Matb., İstanbul 1993, 66. S.

4 JOHANSEN, Ulla: 50 Yıl Önce Türkiye’de Yörüklerin Yayla Hayatı, İsmat Matb., Ankara 2005, 78-79. S.

5 ERDOĞDU, Şeref: Ankaram, Moro Yayıncılık, Ankara 1999, 166, 231. S.

6 ŞENER, Yaşar: Beypazarı – Tarihte ve Bugün, Töyko Matb., Ankara 1997, 39. S.

7 ŞENER, Mesut: Nallıhan, Star Ajans, Ankara 1998, 98. S.

8 YILDIZ, İsmail: Karabuynuzlar Köyünün Monografyası, Alanya Tarih ve Kültür Seminerleri, (1992-1995) byy 1996, 329-332. S.

9 ÜNSAL, Osman: Artvin ve çevresinde Yaylacılık ve Pancarcı Şenlikleri, byy İstanbul 1999, 22-23. S.

10 EREN, Muharrem: Kocaavşar Köyü ve Tarihte Avşarlar, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1992, 185-186. S.
11 ARSLAN, Yılmaz: Ortaköy Gerçeği, Nehir Dizgi Matb., Ankara 1994, 25. S.

12 ASLAN, Kadir: Kasabamız Kuzuculu, Zirem Basımevi, Antakya 1997, 102. S.

13 ÇALIŞKAN, Yaşar-M. Lütfi İKİZ: Kültür, San’at ve Medeniyetimizde Ahilik, Ofset Repromat, Ankara 1993, 37. S.

14 REYHANLI, Tülay: İngiliz Gezginlerine Göre XI. Yüzyılda İstanbul’da Hayat, Başbakanlık Basımevi, Ankara 1983, 37, 62. S.

15 BÜYÜKKASAP, Erdoğan-Zübeyir KARS: 1922 İtibariyle Kastamonu’nun Eğitim, Sosyal, Ekonomik ve Sağlık Durumu, İkinci Kastamonu Kültür Sempozyumu Bildirileri, G.Ü. İletişim Fak. Basımevi, Ankara 2005, 89-102. S.

16 ACAR, Hüsnü: Tarihte Kastamonu, Mavi Ofset, Ankara 1995, 168. S.

17 PALA, Cihat- Ertuğrul ERDOĞDU: Doğası, Tarihi ve Folkloruyla Simav, Ertem Basın Yayın, Ankara 1991, 203. S.

18 SANTUR, Alparslan-Türker EROĞLU: Halk Sağaltıcılığında Yeni Bir Kavram “Halk Hastanesi”, I. Türk Halk Kültürü Araştırma Sonuçları Sempozyumu Bildirileri, byy, Ankara 1996, 220-226. S.

19 EROĞLU, Türker: Adana İli Saimbeyli, Tufanbeyli ve Düziçi İlçeleri Halk Kültürü Üzerine, 1. Uluslar arası Karacaoğlan ve Çukurova Halk Kültürü Sempozyumu-Bildiriler- Arif Ofset, Adana ty, 299-303. S.

20 EROĞLU, Türker: Bir Halk Hekimimiz “Gelin Garı”, Güneyde Kültür, Yıl:4, Sayı:39, Mayıs 1992, 20-21. S.

21 CİNGÖZ, Meltem: Adana İlinde Geleneksel Tedavide Kullanılan Bazı Bitkiler, I. Türk Halk Kültürü Araştırma Sonuçları Sempozyumu Bildirileri, byy, Ankara 1996, 147-157. S.

22 SANTUR, Alparslan: Osmaniye Halk Kültürü Alan Araştırması (2003), Kültür ve Turizm Bakanlığı, Halk Kültürü Arşivi.

23 ÇAPA, Mesut: Trabzon’dan Rize’ye Bir Yolculuk: Ağustos 1922’de Rize, Türk Kültürü, Sayı: 447, Yıl: XXXVIII, A.Ü. Basımevi, Ankara 2000, 438-447. S.

24 Tarihte Sinop’tan Yetişenler, Dönmez Ofset, Ankara 1991, 34 S.

25 ÖRNEK, Prof.Dr.Sedat Veyis: Sivas ve Çevresinde Hayatın Çeşitli Safhalarıyla İlgili Batıl İnançların ve Büyüsel İşlemlerin Etnolojik Tetkiki, DTCF Basımevi, Ankara 1981, 111. S.

26 KARAKAŞ, Mahmut: Cumhuriyet Öncesi Şanlıurfa’da Kültür ve Eğitim, Milli Küt. Basımevi, Ankara 1995, 193. S.

27 ÖNDER, Mehmet: Şehirden Şehire Anadolu, Ajansmat, Ankara 1995, 366-367. S.

Not: Söz konusu makale 24-27 Mayıs 2006 tarihleri arasında Kayseri’de düzenlenen “IX. Türk Tıp Tarihi Kongresi, Gevher Nesibe Darüşşifası’nın 800. Kuruluş Yılı Anısına XXIV. Gevher Nesibe Tıp Günleri” nde sözlü bildiri olarak sunulmuştur.

Fotoğraf: Kayseri Darüşşifası
Bayat, Prof.Dr. Ali Haydar: Anadolu Selçuklularında Tıp.
Türk Tıp Eğitiminin Önemli Adımları, Haz. Prof.Dr. Hüsrev Hatemi, Prof.Dr. Ayten Altıntaş, İyi İşler Matb., İstanbul 2006, 10-19. S.

(Visited 311 times, 1 visits today)