Şimdi, bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken, ben annemin babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, az gittim uz gittim dere tepe düz gittim, döndüm arkama bir baktım ki bir arpa boyu yol gitmişim. Çok eski zamanlarda bi oduncu varmış. Oduncunun bir karısı, bir de kızı varmış. Karısı hasta olmuş ve ölmüş. Bunlar tabii çok fakir bi aileymiş. Kızının adı da Ayşe’ymiş.

Gel zaman git zaman oduncu bir kez daha evlenmek istemiş. Bi başka kadınla evlenmiş. Evlendiği kadın da dulmuş. Kendi kızı gibi, aynı yaşlarda kadının da ilk evliliğinden olan bi kızı varmış. O kızın adı da Fatma’ymış.

Şimdi, üvey anneyle kızı adamın kızını hiç sevmezlermiş, evde de istemezlermiş. Kızın varlığı, Ayşe’nin varlığı, onları sıkarmış. Aslında Ayşe de o kadar iyi, merhametli, sevgi dolu, insan canlısı, çok çok iyi kalpli bi kızmış.

Oduncunun ikinci karısı tutturmuş bi gece, akşam olunca, kocasına; “Bu Ayşe fazladan bu evde, işte fazla masrafı var. Bunu götür git, bi yerlerde bırak gel.” diye adamın başının etini yemiş. “İlla bu Ayşe’yi atıp gelceksin, ormanda bi yerlerde bırak gel.” demiş.

Adam demiş ki; “Mümkün mü ya, ben kızıma nasıl kıyarım, nasıl bırakır giderim? Böle bi şey olamaz, ben babayım.” Şöyle böyle dediyse de karısını ikna edememiş. Ayşe’yi almış yanına ertesi sabah, erkenden yola çıkmış. Ayşe’yle gitmişler, gitmişler, ormanın iyice derinliklerine dalmışlar. “Ayşe, sen biraz etraftan çiçek topla, gezin, kuşları seyret. Ben biraz odun keseyim, eşeğime yükliyim, istif edeyim odunları, akşama doğru döneriz köyümüze.” demiş kıza. Kızı da; “Olur.” demiş. Gayet mülayim, iyi niyetli bi kızcağızmış. Etrafta çiçek toplarken, baba da hızlanarak ordan yok olmuş. Almış eşeğini, gitmiş, köye dönmüş.

Akşam olmuş. Ayşe bakmış; babası yok. Korkmuş; ama yapabileceği bi şey yok. İyice hava da kararmış, karnı da acıkmış. Gözüne bi ağaç kestirmiş, onun tepesine çıkmış, tırmanmış, oturmuş. Başlamış ağlamaya. “Dan dan gabacık, beni bırakıp giden babacık.” Böyle kendi kendine söyleniyomuş. Bi yandan da ağlıyomuş; “Nasıl kıydın bana?” diye. Sonra gözüne uzaklardan bi ışık çarpmış. Bi başka tarafta, yine uzakta, duman tütüyomuş. Şimdi, bi ışığa bakmış, bi dumana bakmış. “Işık yanan yere mi gitsem, duman tüten yere mi gitsem?” Hem uykusu gelmiş, hem yorulmuş, hem acıkmış, hem susamış, ağacın tepesinde kendini tam anlamıyla da güvende de hissedememiş. “En iyisi, ben koşarak şu ışık yanan yere gideyim. Orası aydınlık olduğu için ne olduğunu da görürüm.” diye düşünmüş. Ağaçtan inmiş, hızla ışık yanan yere gitmiş. Karşısına küçük bi kulübe çıkmış. Kapıyı çalmış, tak tak tak diye. İçerden böle ayak sesleri duymuş. Kapıyı korkunç yaşlı bi kadın açmış; cadılara benzeyen bi kadın, işte böyle korkunç falan, suratsız. Ondan sonra, “Ne var, ne istiyosun kızım?” demiş. Ayşe de; “Nolur ninecim beni içeri al. Ben yolumu kaybettim, karnım çok aç. Ne istersen yaparım. Bana bu gece için bi yatacak yer, bi lokma da ekmek verirsen çok sevinirim, çok mutlu olurum.” diye yalvarmış yaşlı kadına. Kadın da şöyle bi süzmüş Ayşe’yi; iyi bir kız olduğuna inanmış. Kızı içeri almış. “Seni içeri alırım; ama şartım var: Evimi bi güzel temizliceksin, silip süpürceksin, işlerimi yapcaksın. Ne iş gösterirsem yapcaksın. Hayvanlarıma da bakacaksın; onları yemliyceksin.” demiş. Ayşe, zaten iş yapmaya alışkın olduğu için hiç sorun çıkarmadan kabul etmiş. İçeri girmiş, bi bakmış; kadının kulübesi çok pis, bakımsız, berbat bi yermiş. Kadın, ona bi somun kuru, bayat ekmekle biraz su vermiş. Bi de böyle tahtadan sedir göstermiş, yatıcağı pis bi yer. Ayşe yatmadan önce, bir iki lokma bi şey yedikten sonra temizliğe koyulmuş; silmiş süpürmüş ortalığı, yatmış. Kadının hoşuna gitmiş. “Yarın sabahleyin de erken kalkıp geri kalan işleri yaparsın.” demiş. Ayşe; “Olur ninecim.” demiş. Daima kadına iyi davranmış. Ondan sonra Ayşe yatmış, uyumuş.

Sabahleyin yaşlı kadın kaldırmış Ayşe’yi erkenden. Etrafı tekrar bi toparlamış, silmiş süpürmüş. Yaşlı kadın götürmüş, hayvanların olduğu yere. Hayvanları da inek, ne bileyim koyun, keçi, at gibi şeyler değil; kaplumbağa, ondan sonra efendime söyliyim, yırtıcı hayvanlardan, böyle yılan, timsah, acayip hayvanlarmış. Yani evcil değil; yabani hayvanlarmış. Ayşe önce ürkmüş, korkmuş; ama dua ederek, sakinlikle, yaşlı kadının gösterdiği yemleri hayvanlara atmış. Su kaplarını değiştirmiş, işte barınaklarını temizlemiş kendi kendini telkin ederek, korkarak. Neyse, işlerinin hepsini tamamlamış.

Birkaç gün yaşlı kadının yanında kalmış, ne söylediyse yapmış. Kadın bundan çok memnun kalmış. Ayşe’nin babasını özlediğini anlamış; Ayşe hep mahzun duruyomuş çünkü. Demiş; “Evine mi geri dönmek istiyosun?” “Evet ninecim. Biraz gidip babamı görmek istiyorum.” demiş. “ O zaman, sen çok iyi bi kızsın; onun için ben de sana çok iyi davranmak istiyorum. Sana yolu tarif edicem; ama sakın dediğim yoldan başka bi yere aldanıp gitme. Ormanda çok dikkatli git; işte şu ağacın sağından, bu ağacın solundan, şu yoldan bu yoldan gitceksin.” diyip orman yolunu tarif etmiş. “En son, karşına dere yatağı gelcek. Sakın dere yatağı boş diye atlama; çünkü arka arkaya renkli çaylar akıcak, dereler çıkacak. Önce kara su, simsiyah bi dere çıkıcak. Sakın içine girip geçeyim deme. Yeşil akcak, girme; mavi akcak, girme; kırmızı akcak, girme. Ta ki sarı çayı bekle. Sarı su aktığında, dal içine, hemen karşıya geç. Sakın bu dediklerimden başka bi şey yapma, başka bi yola sapma, bu söylediğim sarı çayın dışında başka renkli çaya da girme. Sonra senin için kötü olur. Tamam mı?” demiş. “Tamam.” diye Ayşe söz vermiş, kadının elini öpmüş, kendisine iyi davrandığı için kadına teşekkür etmiş ve yola koyulmuş.

Yaşlı kadının tarif ettiği yoldan, ağaçların arasından gitmiş. En son, yaşlı kadının dediği dere yatağına gelmiş. Bakmış; böle dağlardan doğru su sesi geliyo. Demiş; “Çaylar geliyo.” Beklemiş. Önce dediği gibi işte renkli olan siyah, kırmızı, yeşil, mavi, bütün çaylar geçmiş. Sabırla beklemiş Ayşe, sarı çayın gelmesini. Bakmış, sarı çay geliyo; hemen, geçip gitmeden atmış kendini içine, karşıya geçmiş. Geçerken tabii zor geçmiş; biraz üstünde ağırlık hissetmiş. Çıktıktan sonra çaydan bi bakmış; her tarafı böyle altınlarla kaplı. Altın bilezikler, kolyeler, pırlantalar, değerli şeyler, ziynetlerle çıkmış çaydan. Sevinmiş biraz; ama şaşırmış daha çok. Biraz yürüyünce bi bakmış; karşılarında evleri görünmüş. Bu arada eve varmadan, bi kör horozları varmış. Bi yere tünemiş. “Ayşe kız geliyo ühürü üüü, yetişin, gelin. Ayşe kız geliyo ühürü üüü.” diye bağırmaya başlamış. Bu arada, babası da kızını çok özlemiş, çok pişman olmuş, çok da ağlamış. “Nasıl yaptım, ben kızıma nasıl kıydım, nasıl bırakıp geldim, başına neler geldi?” diye adamcağız hasta olmuş, yataklara düşmüş.

Horozun sesini duyunca hepsi fırlamışlar bahçeye. Bi bakmışlar; gerçekten Ayşe geliyo, her yerlerinde altınlar pırıl pırıl böyle. Şaşırmışlar. Ay, üvey annesi artık sevinmiş zengin olduk diye. Kızı da çok kıymetli tutmuş.

Akşam olunca tutturmuş kocasına; “Ayşe’yi bıraktığın gibi gidip Fatma’yı da bırakcaksın yarın sabah.” diye. Ondan sonra, adam da demiş ki; “Bak, Ayşe’yi bıraktığım için ben çok kötü oldum, hasta oldum, pişman oldum, vicdan azabı duydum, bana iyi gelmiyo. Nolur Fatma’yı götürmiyim. Ayşe’nin getirdikleri bize ölünceye kadar yeter. Yapma, etme.” dediyse de kadın iyi niyetli olmadığından dinletememiş. Karısına laf geçirememiş, sözünü geçirememiş. Ondan sonra, mecburen kabul etmiş.

Fatma’yı da almış yanına ertesi gün, odun kesmeye gitmiş ormana. Ayşe’yi bıraktığı yerlerde Fatma’ya da demiş; “Sen hadi çiçek topla.” “Ben çiçek toplamam!” Fatma da çok aksi, yaramaz bi kızmış. Yani hiç öle sevilen bi kız değilmiş. Her şeye karşı gelir, itiraz eder, kendi kendisiyle bile barışık değil; devamlı kavga eder, herkesle böle geçimsiz biriymiş. “Ben şu ağacın dibinde, o kadar yol geldik, yatar uyurum. Sevmezdim ben bu ormanı. Çok kalmayalım.” Şöyle böyle demiş, adamın kafasının etini yemiş. Neyse, gitmiş bi ağacın dibine yatmış, uyumuş. Adam da ordan yok olmuş, Ayşe’ye yaptığı gibi. Fatma, uyanınca bi bakmış; hava kararmış. Napcağını şaşırmış. “Babalık, hey babalık nerdesin?” demeye başlamış. Üvey babasını aramış, tabii cevap veren olmamış. Adam gitmiş. Sinirlenmiş bu. Öfkeyle o da çıkmış bi ağacın tepesine, etrafına bakınmış. “Nasıldı? Ayşe, ışık yanan yere gitmişti sanıyorum.” demiş. Işık yanan yeri görmüş o da, koşarak ışık yanan yere gitmiş. Kapıyı çalmış; ama böle nerdeyse kırcak gibi güçle. Yine yaşlı kadın açmış. “Ne var, ne istiyosun, sen de kimsin?” demiş. “Çekil bakiyim.” demiş, yaşlı kadını itmiş. Ondan sonra, deli gibi girmiş içeri, kadının evine bakmış. “Burası ne pis yer. Sen ne çirkin, yaşlı bi kadınsın. Çabuk bana yicek getir.” demiş. İşte kendi kafasına göre kadının evinde hareket etmiş. Kadının da tabii hoşuna gitmemiş. “Burda istediğin gibi kalamazsın. Sana yicek de vermem. Önce hak etmen gerekiyo.” demiş yaşlı kadın. Fakat çok bağırmış, edepsizlik etmiş; kadından zorla ekmek almış. Kadın hemen demiş; “Ertesi gün burdan gidiyosun, evimden. Seni burda istemiyorum.” demiş. Ondan sonra, ertesi sabah Fatma kalkmış. “Hemen bana yicek verceksin.” demiş. “Sana yicek vermeden önce git hayvanlarımı yemle.” demiş. O da demiş; “Yapmam ben öle şey.” “Ama git, seni göndermeden önce hayvanlarımın bakımını yapcaksın. Ondan sonra ekmeği hak etceksin ve sana yolu tarif etcem.” demiş. Fatma zorla razı olmuş; ama hayvanları görünce çıldırmış. Beklediği gibi evcil hayvanlar olmadığını görünce eline bi sopa almış; hepsini çarpmış, vurmuş, kırmış ortalığı. Bakmış yaşlı kadın; baş edemicek; “Gel buraya, sana yolu tarif edeyim.” demiş. Yolu tarif etmiş, yine aynı şekilde. “Fakat, önüne çay gelicek; sarı çay gelcek, geçmiceksin; beyaz çay gelcek, geçmiceksin; mavi çay gelcek, geçmiceksin; kırmızı çay gelcek, geçmiceksin; yeşil çay gelcek, geçmiceksin. Siyah çayı bekliyceksin; siyah çay gelince geçiceksin.” demiş. Fatma sevinmiş, “Tamam.” demiş, gitmiş. Yolu takip etmiş, dere yatağına o da gelmiş, çayları beklemeye başlamış. Yaşlı kadının söylediği renkli çaylar akmaya başlamış. İlk önce sarı çay akmış. Tabii sarı çayı söylemediği için o, kaçırmış sarı çayı. Diğer çayları beklemiş. Aklında siyah çay olduğu için siyah çayı beklemiş. Siyah çay gelmiş, kendini atmış içine. Bi de bakmış ki; her yerinde yılanlar, çiyanlar, akrepler, solucanlar… Boynunda kocaman bir yılan, boğmaya çalışıyo Fatma’yı. Tabii onlarla koşuşurken, boğuşurken o da evlerini görmüş karşıdan. Horoz, Fatma’yı görmüş bu sefer. Başlamış bağarmaya; “Fatma kız geliyo ühürü üüü, Fatma kız geliyo ühürü üüü, duyduk duymadık.” diye. Hepsi koşmuşlar, bi bakmışlar ki; Fatma perişan halde. Akrepler sokmuş, yılanlar boğmak üzere, zehirlemişler. Öldü ölecek. Annesi deli olmuş görünce. Hemen koşmuş, kızımı kurtarayım diye. Onu da ısırmış yılanlar, akrepler. Kızı da zaten berbat… İkisi birden ölmüşler.

Ayşe’yle babası mutlu, bahtiyar ve de zengin bi şekilde ömürlerini sürdürmüşler. Masal da burda bitmiş.

 

Masalı Anlatanın Adı ve Soyadı: Meral DERDİÇOK

Doğum Yeri ve Tarihi: Nazilli, AYDIN, 1959

Öğrenim Durumu: Lise mezunu

Masalı Kimden Dinlediği: Anneannesinden

Mesleği: Emekli

Masalı Derleme Tarihi: 27 Aralık 2009

(Visited 548 times, 1 visits today)