Deli Osman Masalı
D- Annenizin anlattığı bi masal vardı: Deli Osman masalı. Bu masalın farklı anlatısını, annenizden mi dinlediniz, başka kişiden mi?
K- Valla onu tam olarak hatırlamıyorum da… Bilemiyorum kimden? Annemden biliyosam, çünkü o zaman, öyle bilmem lazım. Ben, farklı şekilde biliyorum. Demek ki bi yerden dinlemişim herhalde.
Bir varmış, bir yokmuş (diye başlıyalım.) Bir Osman varmış. Bu Osman: Haylaz, çalışmayan, çalışmayı sevmeyen biri. Annesiyle beraber kalıyolar. Annesi, oğlunun o hareketinden hoşnut değil. Ona, zaman zaman kızıyor. Osman da işte: Ben diyo biraz annemden uzaklaşeyim, kaçeyim. Ve annesinin hazırladığı azıkla –mesela bal, bir tabak balla veya ekmek alıp yanına– bi yere çalışmaya diyerek gidiyo evden. (Aslında niyeti çalışmak değil; boş boş gezmek yani.)
Bi dere kenarına geliyo. Bu dere kenarında –işte- acıkmıştır; yemeğeni yiyo. Tabağı o şekilde, bulaşık olarak bırakıyor ve yatıyor.
Yattıktan sonra, bi müddet uyuduktan sonra kalkıyor tabi; uyanıyor. Bakıyor ki: Tabağın içine sinekler üşüşmüş; fareler gelmiş. İşte bir tokat vuruyor; sinekleri öldürüyor. İşte bi yumruk atıyor; fareleri öldürüyor. Sonra sayıyor sinekleri; sinekleri sayıyor. Kırk tane sinek çıkıyo; fareler üç tane. O aklına bi şey geliyo: “Bi tokatta kırk can / Bi yumrukta üç aslan / Bana derler Deli Osman” diye, kendisi öyle bi lakap uyduruyo. Ve bunu gidip bir kılıççıda –o zamanda işte– bi kılınççıya, uzun bi kılıç yaptırıyo. O da, üzerinde bu şekilde yazıyor. Ve ondan sonra kılıcı takıyor beline. Yine öyle geziyor.
Gene bi yerde yatmış uyuyor. O arada, onun da yattığı yer de, devlerin geçtiği bir yolmuş; çalışmaya giderken geçiyomuş. Devler bakıyolar ki: Oh! Bi insan var. İşte biz bu insanı alırız, yeriz falan gibisinden düşünüyolar. Fakat biri bakıyor ki, uzun bi şey var; parlıyor. Dikkatini çekiyor. Gidip bakıyor, okuyor. İşte: Bi tokatta kırk can / Bi yumrukta üç aslan / Bana derler Deli Osman. Diyor: Durun, durun! diyor öbürlerine. Bak diyor, bu adam –yani- çok güçlüymüş. Bi tokatta, kırk can alıyomuş. Biz de tam diyor kırk kişiyiz. Eğer bize bi tane vurursa, bizi öldürür. E biz devamlı –burası bizim yolumuz- burdan geçiyoruz. Ola ki bi geçişimizde, bu uyanık olabilir. E biz bunu uyandıralım ve başımıza başkan yapalım. Yani bizim başımız olsun veya bizi korur gibisinden.
Osman’ı – biri yaklaşıyor işte- : Hişt, hişt! diyor, uyandırıyor. Osman kalkıyo. Bi de karşısında, bir sürü insanı görünce –devi görünce-, korkuyor önce bi. Ne, ne, ne, ne oluyor? filan diyor. Korkma, korkma! diyor devler. İşte sen gel; bizim başkanımız ol. E nası olur bu? Ben nası başkan?.. Sen olursun işte. Devlerin başına, başkan ol. Tamam o halde diyor. Birinin sırtına biniyor. Devlerin sarayına doğru gidiyorlar.
Neyse devler bunu sarayına alıyor. Onu bi işte köşk yaptırıyolar, taht yaptırıyolar. Onu otutturuyolar oraya.
Ve devler, her gün sabah çalışmaya gidiyor, akşam çalışmaktan geliyolar. Ve o gün kazandıkları parayı, altını; ne olursa getirip… Osman’ın yanında iki tane çuval koyuyo büyük (harar dediğimiz) – çuvallara koyuyor; onun içine atıyolarmış.
İşte bir zaman geçiyor böyle. Artık çuvallar yavaş yavaş dolmaya başlamış ama Osman’ın da canı sıkılmış. Hep aynı iş! Otura, otura…
Demiş bi gün: Ben de sizle beraber gideyim. Bakayım siz ne yapıyosunuz? Sizi göreyim. Devler demiş: Olmaz. Neeh! demiş Osman; kılıcını çekmiş. Osman kılıcı çekince, tabi devler korkmuş. Tamam, tamam, tamam; gelebilirsin.
Devin birinin sırtına binmiş. Gitmişler bir yere. Osman’a bir yer, gölgede bir yer seçmişler. Oraya oturmuş. İşte yemiş içmiş Osman; devler çalışmış tarlalarda.
Akşam olmuş. Artık geriye dönüş yapıcaklar. Devin biri gitmiş, uzun bir kavak ağacını kucaklamış; kökünden sökmüş. İşte dalları kırmış, kökünü düzeltmiş ve iki dev, kavak ağacını sırtına almış; biri bi ucunu, biri bi ucunu. Üstüne de Osman çıkmış. O şekilde, geriye dönüş yolculuğuna başlamışlar.
E gele gele –gelirlerken diyelim– Osman bi bakmış: Karşıda, yolun üzerinde bir armut ağacı var. Armut ağacında da, bi tane güzel bir armut: Böyle, sarı bi armut. Onun da canı çekmiş. Alıcak fakat oturduğu yerden armuda değmesi, alabilmesi imkansız. Ben buradan alamıycam onu demiş. Ağacın üstüne çıkayım. Ağacın üstüne dikileyim; öyle alayım. Tam ağacın altına yaklaşmış. Tam armudu alacağı zaman, ağaç dönüveriyor altında. Osman aşşağıya yuvarlanıyor. Düştükleri yer de bayağı uzun, uçurummuş böyle; u şekilde. Fakat alt taraf çayırlık. Osman düşünce, çayıra düşüyo. Çayır… O anda, altında bir tavşan şe yapıyomuştu yani, yayılıyomuştu. Tavşanın üzerine düşüyor. Tavşanın üzerine düşünce, Osman tavşanı yakalıyo tabi. Devler bi bakıyo… Hemen kulaklarını tutup tavşanın, devlere gösteriyo. Bak diyor, tavşan yakaladım. Devler: Oo! diyo, ne gadar yüksek yerden atladı; tavşanı yakaladı. Demek ki, bayağı iş var bunda diye düşünüyolar. Ve tabi korkuları, biraz daha fazla artıyo Osman’dan.
Osman’ı götürüyolar yine. Osman artık… Çuvallar dolmuş. Osman’ın da, canı da sıkılıyo; anasını da özlüyor. Bi yandan da ‘ani: Ben çok para kazandım. Bu paraları anama göstereyim. Bak işte anam beni beğenmezdi ama ona iki çuval altın götüreyim; beni beğensin gibisinden.
Devlere diyo: Artık diyo, ben diyo eve gidicem. Devler: Olmaz ya! diyolar filan. (Aslında devler gittiğini istiyolar da, ilk baştan, herhal razı olmamış gibi görünüyolar.) Neyse: Hadi tamam, hadi bindirin diyolar. Biri sırtına çuvalları yüklüyor. Birinin sırtına da kendisi biniyor. Anasının evine dönüyorlar.
Kapıyı çalıyo Osman. Altınları gösteriyo annesine: Anne bak diyo, ben bi sürü altın… Nerde buldun bunları? (Annesi inanmıyor.) Sen karıştırma onu diyor. Şimdi altınları içeri koyduruyor devlere. Siz diyo dışarda bekleyin; kapının dışında.
Osman annesine tembihliyo: Anne diyo, sen şimdi dışarı çık diyor, devlere söyle. İşte: Bu Osman çok delidir. İşte buraya gelen insanların, ayaklarının altını yarar. Oraya tuz basar de diyor. Onlar korkup kaçarlar. Tamam diyo annesi. Çıkıyo dışarıya. Devlere: Yav siz niye geldiniz buruyı? Bu adam delidir çok. İşte bu, buruya gelenlerin ayaklarına tuz basar. Yarar –bıçakla yarar-, içine tuz basar. Yani işkence yapar. Devler: Ne! diyo hemen korkup… Zaten amaçları gitmek ya; hemen gidiyolar, kaçıyolar.
Tabi bunlar kaçarken, ordan, bi tarlada çalışan biri görüyor bunları: Hop durun! Gelin buraya. (Çağırıyor onları:) N’oldu? (Zaten devler de yorulmuş goşa goşa. Biraz soluklanalım diyolar.) N’oldu, nerden geliyosunuz böyle? Yav sorma diyor dev. Şurda bi Osman var. İşte bize böyle böyle yaptı. Biz de ondan korktuk, kaçıyoruz. Ya diyo, ondan korkulur mu? O, gece tuvalete çıkmağa korkar. Kendisi korkaktır zaten diyo. Ondan korkulur mu? E n’olcak? E diyo, gelin ben sizi ona götüreyim. Bakın, ben onu nası korkutuyorum. Yok! Korkutamazsın, korkutursun… Devleri ikna ediyor. Nası ikna ediyor? Beline bi ip bağlıyor. İpin bi ucunu devin birine bağlıyor, bi ucunu da birine bağlıyor. O şekilde onları zorla, çeke çeke geliyor eve.
Osman, Osman! (Bağırıyor.) Çık dışarı korkak adam! Osman perdeyi aralayıp bakıyor: Arkadaşı! Hee, bu beni tanıyor. N’apıyım ben şimdi, n’apayım? Düşünüyor, düşünüyor… Hemen annesine: Anne! Bana çabuk, iki tane teneke getir. Tenekeleri getiriyor. (İçi boş teneke tabii.) Tenekeleri beline bağlıyor. İki de, eline sopa alıyor: Geliyoor! diye, o tenekelere tangır-tungur, tangır-tungur vuruyormuş. Şimdi dev de o tangırtıyı, tungurtuyu duyunca, hemen: Tutma beni! Kaçıyolar. Öbür adam –ipe bağlı adam-: Durun! şey filan dedise de, devler onu –korkuyo tabi- dinlemiyolar; basıp gidiyolar. Adam arkadan sürükleniyo. (Artık ne oluyosa; ölüyo mu artık? neyse.) Devler gidiyo.
Ve Osman’a paralar kalıyo; iki çuval para. Ve hâlâ da o paralāla yaşıyomuş diyolar diyenler.
Ayvacık-İlçe Merkezi
8 Mayıs 2001
Remzi VAROL/Yaş 40/Ayvacık-Kösedere/Yüksekokul Mezunu/Evli/2 Çocuklu/Öğretmen




