İnsan Hazinelerimiz : Ahmet Taşçı
2010 edirne’de Ahmet Taşçı ile yapılan sözlü görüşmede elde edilen veriler ufak tefek düzenlemelerle doğrudan aktarılmıştır. Cumhuriyet tarihinin ‘Efsane Pehlivan’ı olarak anılan Taşçı’nın deneyim, birikim ve duygularının yorum katmadan aktarılmıştır.
Asıl adı Kadir Ahmet Taşçı olan efsane pehlivan, 15.10.1958 yılında Kocaeli Karamürsel İlçesinde doğdu. Tarihi Kırkpınar Güreşlerinde 1986 Yılında Büyük Orta Birincisi, 1987 Yılında Başaltı Birincisi, 1988 yılında Baş Boyu Beşincisi, 1989 Baş Boyu Üçüncüsü, 1990-1991-1992 Yılları Baş Boyu Birincisi (Altın Kemer Sahibi ), 1993 Yılı Baş Boyu Birincisi, 1994 yılında Baş Boyu İkincisi,1995 Yılında Japonya 4.Dünya Sumo Üçüncüsü,1995-1996-1997 Yılları Baş Boyu Birincisi (Altın Kemer Sahibi) ,1998 Yılı Baş Boyu İkincisi, 1999 Yılı Baş Boyu Birincisi, 2001-2002-2004 Yılları Baş Boyu İkincisi ve 2005 Baş Boyu Üçüncüsü oldu. Antalya Elmalı Güreşleri, Balıkesir Kurtdereli, İstanbul Kağıthane, Antalya Kemer, Antalya Karaçula, Burdur Dirmil Güreşlerinde Altın Kemer sahibidir. Karamürsel Belediyesi ve Levent Erdoğan Spor Kulübünde güreşe devam etmektedir.
***
Bizde güreşçi tabiri pek kullanılmaz, onlar minder güreşinde kullanılır. Yağlı güreşlerde pehlivan vardır. Bizde pehlivan sözü; dürüstlük, ahlak, terbiye bunu yansıtır. Pehlivan gibi adam, yiğit, özü sözü doğru mert anlamında algılanır. Herkes güreşçi olur ama pehlivan olamaz. Tabiî ki yağlı güreşler içindeki herkeste pehlivan değildir; o ahlak, o kültür o gelenek, onları yaşatmak lazım. Pehlivan anlamını taşıyan sözcüğe uymak lazım. O geleneği sürdürmek gerekiyor.
Bizde çalışma sistemi biraz eskilere yöneliktir. Mesela bir ağaca elense tırpan çekme olayı. Bizim orda futbol sahası vardı, tapan dediğimiz demir alet vardı biz onu çekerdik. Kayayı yuvarlardık, kayayı kaldırırdık. Barfiks, halatla tırmanma bunları da yapardık. Salonlarda çalışmadık, sadece kış aylarında bir ay bir buçuk ay gibi giderdik. Mesela sürülmüş tarlada koşarız. Çamur havuzları yaparız çamur havuzlarında koşarız. Eskiden teknede hamur çiğnerlermiş, biz de ona benzer şeyler yapıyoruz.
Osmanlı tokadı diye bir şey var. Eskiden mermer tokatlarlarmış. Devamlı mermere avuç içiyle vuruyorlar ve el neredeyse iki kat oluyor. Tabi çok sertleşiyor. Bizde elense için duvarlarda ve ağaçlarda çalışırız. Mesela hamama gider aynı şekilde mermer döveriz.
Şimdiki kuşak artık salona yöneldi, salon daha rahat geliyor. O yüzden de artık eski güreşlerin tadı kalmadı. Güreşler bozuldu. Yani bir de minderden çok güreşçi gelmeye başladı çayıra. Onlar minder güreşini yansıttılar, yağlı güreş oyunlarını filan bilmiyorlar puan falan hesabı yapıyorlar. Bazıları hem minder hem yağlı güreşi bir arada yapıyorlar, ancak her iki güreş stili birbirinden farklı.
Ali adında güreşlere meraklı bir arkadaşım vardı, beni güreşe o başlattı. Ondan sonra Kadir Birlik’in yanına gittim ben. Ben bu sahaya ilk 84 senesinde geldim. Edirne’ye, beni zorla getirdiler, Hüseyin Çokal kemer alıyordu. Sabaha karşı geldim arabayla geldik Karamürselden. Selimiye’nin orda indik. Bir indim aşağıya, alaca karanlık hava. Bütün çayırlarda, kartonların üzerinde insanlar yatıyor, bekliyor, caminin avlusunda yatıyor. Ali dedim nereye getirdin beni, burada ev mi yok otel mi yok dedim. Hepsi var dedi, niye bu insanlar dışarıda yerlerde dedim. Yer yok dedi, Edirne Kırkpınar Şenlikleri zamanı burada yer olmaz dedi. Bunlar güreşlere buradan kalkar gider seyreder, dedi. Vay dedim sevgiye bak, bu güreş seyircisine bak. Adam gelip saat Sekizde oturuyor, akşam Sekize kadar güreş izliyor. Sen orada gel de güreşme şimdi. Sen orada güreşmezsen ne olduğunu kendine sorman lazım yani. Bir daha çıkmaman lazım oraya, böyle bir şey. Ardından bir sene sonra da güreşmeye geldim. İlk turda da yenildim.
Kırkpınar çok önemli bir yer. Çocuklar bütün başpehlivanların burada bir araya geldiğini bilirler. Meraklı aileler, güreşi seven çocukları olanlar, onları buraya getirip hem bu atmosferi yaşatmak, hem pehlivanları göstermek, güreşe ısındırmak, alıştırmak, hem de onları Edirne’de sahaya çıkarmak için. Burada şimdi iki bin, üç bine yakın sporcu var. Amaç buradaki atmosferi yaşatmak. Bu aileler işte, sevgi büyüklerden çocuklarına yansıyor, daha çok. Her gün evde güreş konuşuluyor. Ne bileyim her gün bir sporcu anlatılıyor, güreşçi anlatılıyor. Çocuk da merakla dinliyor. Alıyorlar çocuklarını, odalarda güreştiriyorlar. Bahçelerde güreştiriyorlar mesela. Çok konuşulduğu için, çocuklar merak salıyor yani.
Ben çocukların, gençlerin bu işi sevmesini, ailelerinden destek gördüklerine bağlıyorum. En önemli unsur ailelerdir. Genlerinde var bu çünkü. Dediğim gibi güreşi seven ailelerin çocukları daha çok bu işe giriyor. Rahmetli babam, abim güreş yapmışlar ama ben o işin içinde olamamıştım o şeyi yaşayamamıştım. Ama yine de, o istek, çevremdeki insanların güreşi çok sevmesi ve onların beni güreşe teşvik etmesiyle bugünkü duruma gelmişim. 8-9 yaşlarından 14-15 yaşa kadar her yaşta çocuklar başlayabilir.
Ben güreşe biraz geç başladım. Ben ilk kıspetimi 1985 senesinde diktirdim, 25 sene oldu. Kıspet olmadan Pehlivan olunmaz zaten. Kıspet olmazsa olmazların içindedir. Kıspet yapılırken, pehlivanın hem rahat etmesini sağlayacak şekilde, hem de oyunlarını rahat yapacağı şekilde hazırlanması, dikişlerinin atılması gerekir. Yeni yaptırdığınız kıspeti bir hafta sirkeli suda tutarsınız. Biraz yumuşasın diye. Çok serttir. İlk giyişiniz çok zor olur. Onu alıştırmak için önce birkaç antrenmanda kullanırsınız. Daha sonra iyice alıştırırsınız, bedeninize uyar o. Daha sonra maçlara onunla çıkarsınız. Onu hazırlamanız bir hafta on günü bulur. İçine hakiki zeytinyağı sürülür. O biraz yumuşatır, yağı çeker. Ondan sonra bakarsınız rahatsa, maçlarda giymeye başlarsınız onu.
Bugüne kadar en iyi kıspeti hep Bigalı İrfan Şahin yapıyordu. Şu anda bıraktı ama rahatsızlığından ötürü. Kıspetin törenle giyildiği bazı kitaplarda, filmlerde konu oldu. Ama bizde öyle bir tören yok. Bizde giyerken dua okursunuz, üç defa kasnağını öpersiniz, alnınıza götürürsünüz, giyersiniz. Her maçta olur o, her antrenmanda olur, her giyip çıkardığınızda öpülür. Tabi kıspet giyilirken her zaman sağ ayakla başlanır.
Kıspet zembille saklanıp taşınır. Korunmalı bir yer olması lazım, çünkü deri ve yağ olduğu için fareler en büyük düşmanıdır. Kıspet zembilin içinde bir ardiyede ya da kömürlükte olabilir ama yüksek bir yerde saklanır. Yani farelerin ulaşamayacağı bir yerde olur.Bu güne kadar bir çok kıspetimizi fareler kemirdi. Yağlı derinin zembil içinde saklanması ve hava alması gerekir.
Güreşe başlamadan önce yağlanıyoruz. Bütün vücudu iyice yağlamak gerekiyor. Kıspetin içini dışını çok iyi yağlamak önemlidir. Amaç rakibin tutmasını zorlaştırmaktır. Ayrıca kıspetin paçalarını iyi bağlamak gerekiyor.
Yağlı güreş peşrevle başlar. Peşrevin anlamı güreşe başlarken hem ısınmayı sağlıyor, ısınmanın dışında da da rakibe, , yerden aldığın temenna, yeri üç defa öpüyorsun ya, topraktan geldik toprağa gideceğiz gibi.
Yere eğiliyorsun yerden alıyorsun onu. Yer, diz, ağız, alın götürüyorsun onu. Topraktan geldik, toprağa gideceğiz gibi. O peşrevde hem ısınırken hem de rakibe hareketler var tabi eşleştiğin kişiye hem başarı diliyorsun. Kol sallama hareketleri var başarı dileme anlamı taşıyan. Paçasını yokluyorsun rakibin, paçası iyi bağlanmamışsa. Diyorsun ki, bak paçan iyi bağlanmamış, burada açık verirsin. Rakibine yani uyarı gibi, açığını da söylüyorsun yani, her şeyin tam olsun, iyi olsun. Yiğitçe bir güreş olsun yani. Birbirimizin eksiğini söyleyelim. Yani paça yoklamaları o manada.
Sarılmada da başarılar diliyorsun. Allah sırtını yere getirmesin diyorsun. Sırtını sıvazlıyorsun. Allah yardımcın olsun, Allah sırtını yere getirmesin. O da sana aynısını söylüyor. Evet, manaları bunlar, çok büyük bir centilmenlik örneği var yağlı güreşlerde. Çok büyük bir tevazu çok büyük bir kardeşlik var orada. Ama tabi ki kapışıyorsun neticede. Bir taraftan yenmeye çalışıyorsun.
Şimdi iki pehlivan güreştiği zaman, biri hızlandığı zaman hemen davulcu başlar yükseltip hızlandırmaya davulunu, zurnasını. Güreş yavaşlarsa o da başlar dan dan yavaş vurmaya. Yani siz orada dalgınsanız veya başka bir yere bakıyorsanız veya yedi sekiz tane güreş varsa onlardan biri hızlandıysa davul sesiyle oradaki bir güreşin hızlandığını, hareketlendiğini düşünmeniz lazım. Hemen ararsın, hangisi hızlandı diye yakalarsın, haberdar ediyor yani seyirciyi. Sıradan çalmıyorlar davulu. Yani orada bir iki hızlı güreş varsa hemen hızlandırıyor davulu.
Davul zurna olmadan güreşemeyiz biz. Müzik olacak. Bir tarafım eksik gibi geliyor. Ben güreşemiyorum mesela, hemen bırakırım güreşi. 650 senedir bu böyle, davul-zurna hep var.
Cazgır da var. Cazgır olmadan da olmaz. Cazgırlar da güreş yapmış pehlivanlardan olur. Evet, biraz da o tekerlemelere kıvrak zeka lazım. Onlarla diyaloğumuz iyidir. Methiyeler yağdırıyorlar bize, süslüyorlar bizi, iyi geçinmek zorundayız tabi.
Başpehlivan olmak yağlı güreşçi için çok güzel bir duygu. Ulaşabileceğin, haz duyabileceğin son nokta diyebiliriz gerçekten. Çünkü burada bütün yağlı güreşçilerin Edirne’de şampiyon olmaktır, burada birinci olmaktır amacı yani. Herkes buraya kilitlenir. Buranın değeri de ondandır. Yani pek çok insanın ulaşamadığı bir zirve. Adam 20 sene 25 sene güreşiyor ikinci üçüncü bile olamıyor. Öylelikle bitiyor güreş hayatı. Sen bunun içinden sıyrılıp birinci olduğun zaman çok büyük bir mutluluk yaşıyorsun tabii ki. Yani zirvedesin.
İnsan zirveye çıkınca bir değişim yaşıyor. Bütün spor branşlarında bu oluyor. O havası, ona olan itibar daha çoğalınca buna şımarma diyelim, ona benzer bir şey. Bu bozulmalardan ötürü de devamı gelmiyor başarının. Yani bundaki en büyük olay bence mütevazilik. Yani bu olayda hem bu işin kültürü, terbiyesi, ahlakına ters düşüyor, hem de sporcuyu biraz rehavete itiyor. Ben oldum tamam artık der gibi ondan sonra bir bakıyorsun bir hafta iki hafta sonra yeniliyorsun.
Pehlivanın temel özelliklerinden biri de o zaman, mütevazi olabilmesi, öyle kalabilmesi
Kesinlikle. Yani onu devam ettirirse başarı yüzde seksen devam ediyor.
Yağlı güreşten gelen birisi bizler yani, yenilen rakibi kaldırmadan, onu sıvazlamadan hakeme elimizi kaldırtmazdık. Önce onu teselli edeceksin, helalliğini alacaksın, ondan sonra hakem kaldırsın elini. Minder güreşinden gelenler, o kültürde yetişenler onu yapmıyor mesela. Şimdi adam yeniyor, el kol hareketi yapıyor. Yani rakibini yenmiş hareket yapıyor, bunlar hiç olmazdı.
Bu işte şimdi, yağlı güreşi temelinden usta çırak ilişkisiyle yetişenlere yaptırmak lazım. Usta çırak ilişkisiyle yetişen bir pehlivan rakibini yendiği zaman hoplayıp zıplamaz, el kol hareketi yapmazsa seyirci de zaten onu alkışlamaz. O pehlivan rakibini yendiği zaman onu kaldırır, sırtını sıvazlarsa, tokalaşır, helalliğini alırsa, seyirci de zaten ona göre davranır, zaten alkışlamaz. Seyirci de pehlivanın hareketlerinden etkileniyor. Onun sevinmesinden etkileniyor, bağırıyor çağırıyor. Seyirciyi biraz da pehlivan yönlendiriyor sonuçta.
Pehlivanın gönlünü alıyorsun, teselli ediyorsun. Bu çok önemli. Helal et hakkını, anlamında. Hareketlerle, anlatıyorsun. Kaldırıyorsun onu, üzülme arkadaşım, okşuyorsun, sıvazlıyorsun. Tekrar öpüşüyorsun. Ama bunlar hakikaten hiç kalmadı, sevinme olayı var tabi. Seyircide de çok değişiklikler oldu. Seyirci alkışlarsa bütün pehlivanı alkışlardı. Yeneni alkışlamazdı sadece. Öbürü üzülmesin diye.
İki kere altın kemer aldım. Cumhuriyet döneminde beş tane kemer var. İkisi bende. Üçü de başkasında. Normalde her altın kemer alana heykel dikmiyorlar. Bunu ben istemedim tabi. Ben o heykel Ahmet Taşçı’yı kandimden ayırdım. Kendi hayatıma bakıyorum şimdi. O başka biri diyorum. O Ahmet Taşçı başka birisi diyorum, benim işim yok onunla diyorum. Çok enteresan geliyor. Birkaç sene sonra ben değilim diyebilirim yani. Çok güzel bir şey tabi. O konuma layık görmeleri. Edirne belediyesinin, güreş camiasının, kamuoyunun. Onunla beni ödüllendirmeleri.
Ben hep birinci olduğumda Sarayiçi’nden Edirne’ye kadar yürürdüm. Sarayiçi’nden Edirne’ye kadar hamama gelirdim. Bu da bir gelenek. Sağlı sollu iğne atsan yere düşmez, insan seli. İnsan kalabalığının arasından geçerdim. Sürekli gül atar çiçek atarlar, çok güzel bir şeydir o. Ama benden sonra şimdiki pehlivanlar yoruluyoruz diye, yürümeden, arabaya binip geliyorlar. Bu gelenek çok güzeldi, muhteşemdi.
İnsan selinin arasında yürüyorsun. Hem de uzun bir yol. Bütün Edirne, Sarayiçi’nde olan olmayan bütün halk dahil, kim başpehlivan oldu diye, geçişini seyretmek için yollara dökülür. Sarayiçi’ne güreşe gelmemiştir. O pehlivanı görmek için gelir. Sen kemerini takarsın, ödülünü alırsın, çıkarsın, önde 8-10 tane davul, arkada sen. Hamama getirirler seni, hamama gelir soyunursun, davulculara bahşişini veririsin yıkanır, gidersin.
Ben birinci olmak isterim o koridorda yürümek için. Çok güzel bir şey yani emeğinizin karşılığını öyle alıyorsunuz. Halktan alıyorsunuz. Bu işin emeği, karşılığı çok ağırdır. Çok zordur. Kesinlikle maddi karşılığını alamıyoruz. Ama bu sevgi, her gittiğiniz yerde insanların sana saygısı, hürmeti, yani pehlivanı onurlandırması… Bir de ben pehlivan olduktan sonra gözlemlediğim şey, başbakana kadar, cumhurbaşkanına kadar gidebiliyorsunuz artı bakanların, belediye başkanlarının, valilerin inanın pehlivana olan yaklaşımları, son derece saygılı, son derece özlü ve içtenlikli.
Seni hemen kendinden görüyor, kırk yıldır dostmuş gibi. Belki tanınmış bir sanatçı veya futbolcuyla hemen samimi olamıyorsun. Ama bir pehlivana insanlar bunu çok rahat yapabiliyorlar. Pehlivanın öyle bir çekim alanı var. Çünkü o pehlivanlık duygusu kendi içinde de var. Belki küçükken yaptı, belki babası, abisi yaptı. Onun için kendinden birisi olarak biliyor, görüyor. Tamam diyor, bu pehlivan, bu her şeyiyle adam, ben gidip ‘ne haber Ahmet’ desem bana hemen samimi karşılık verir, diyor.
Zaten o değilsen yoksun, o değilsen o seyirci için de yoksun. Oysan çok daha yukarıdasın. Ben dokuz sene birinci oldum. İki de aşağıda onbir sene. Dört tane ikincilik, üç dört tane üçüncülük var. Cumhuriyet döneminde benim kadar birinci olan yok. Bunun yanında sumoda dünya üçüncülüğüm var mesela. Başarı olarak baktığında hakikaten iyi bir performans. Cumhuriyet döneminde böyle biri yok. Kendimi methetmek için söylemiyorum. Adam bir yerde konuşurken ne diyor biliyor musun, Ahmet Taşçı’nın pehlivanlığını bırak, insanlığı yeter, kişiliği yeter diyor. Pehlivanlık bu, başarı bırakılır mı, ama adam onu görmüyor bile. Senin insanlara yaklaşımın, senin onlarla konuşman, muhabbetin öyle bir başarının bile önüne geçiyor yani. Bu da demek ki insanlarla iyi olmak, hoşgörülü olmak, güzel konuşmak, sana geldikleri zaman onlarla bir olabilmek. Yani seni başarın büyütürse sen de onu büyütmüş gibi davranırsan bu seyirci seni sevmiyor. Yağlı güreş seyircisi bunu hiç sevmez, istemez. Ha! dersen ki bunu düşünerek, bilerek mi yapıyorsun, yok bu insanın yapısında var.
Sen bana benim gibi ol desen olamam, sen de benim gibi olamazsın.
Bu karakter meselesi.
Ben insanları seviyorum.
Kısaca bu.




